Tüm Osmanlı Sikkeleri Tek Bir Kitap Altında Toplanıyor…
Nisan 15, 2026 by Editör
NİLÜFER DAMALI EĞİTİM VAKFI’nın 2026’te başlatmış olduğu çalışmayla, tüm Osmanlı sikkeleri tek bir kitap altında toplanıyor…
Nilüfer Damalı Eğitim Vakfı, imparatorluk tarihine yeni bir ışık tutacak projesiyle tüm Osmanlı sikkelerini “Osmanlı Sikkeleri Tarihi” adı altında bir araya getiriyor. Bu dev eserle, erişilebilen tüm sikkelerin bir envanterinin çıkartılarak sınıflandırılması amaçlanıyor.
Tüm Osmanlı sikkelerinin yer alacağı eser, çok kapsamlı olması nedeniyle toplam 8 ciltten oluşacak. 5.000 sayfaya yaklaşacak eserde tüm sikkelerin fotoğraflarına yer verilecek. Dünyanın önemli müzelerindeki Osmanlı sikkeleri ile özel sikke koleksiyonları incelenerek, bu önemli çalışmayla ilk defa Osmanlı sikkelerinin envanteri çıkarılıyor.
Ülkemizde yeterince incelenmemiş bir alan olan nümizmatik bilimine Osmanlı sikkeleriyle ışık tutacak çalışmada; sikkelerin sınıflandırılması, sikkelerin üretim teknikleri ve Osmanlı iktisadi hayatına bağlı olarak sikkelerdeki değer değişimleri hakkında bilgiler ile dönemlere göre önemli tarihi olayların özetleri yer alacak.
8 cildin, 2026’in sonunda tamamlanması planlanıyor.
Dev eserin ilk cildi yayımlandı
Atom Damalı’nın yoğun araştırmalarıyla kaleme aldığı eserin ilk cildi basıldı. İlk ciltte; Osman Gazi, Orhan Gazi, I. Murad, Yıldırım Bayezid, I. Mehmet, II. Murad, Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinde basılan sikkeler yer alıyor. Geniş bir kronolojinin yer aldığı kitapta, ilgili dönemlere ait önemli tarihi olaylar da özetleniyor. İlerleyen sayfalarda ise dönemin sikkeleri hakkında açıklamalar bulunuyor.
Nilüfer Damalı Eğitim Vakfı
Nilüfer Damalı Vakfı ülkemizde eğitim, çevre ve kültürel alanda yaşanan sorunların çözümüne, imkanları dahilinde yardımcı olmak amacıyla 1996’da kuruldu. Nilüfer Damalı Vakfı, genç insanların eğitimine katkıda bulunmak, çevre koruma ve güzelleştirme bilincinin yerleşmesini sağlamak, kültürel ve sanatsal değerlerimizin tanıtımını gerçekleştirmek ve bu değerleri günlük hayatımızın birer parçası haline getirmek amacıyla hizmetlerine devam etmektedir.
Ayrıntılı Bilgi İçin; Markaevi / 0212 240 85 85
SanatLog Haber
Bir Moda Olarak Çevrecilik
Kasım 5, 2026 by Editör
Filed under Araştırma Kitapları, İnceleme Kitapları, Kitabiyat, Sanat
İstanbul’a ilk geldiğimde, Cihangir-Nişantaşı-Beşiktaş çemberinde gördüğüm cins köpeklere bir anlam verememiştim. Çünkü yine aynı semtlerdeki petshoplarda, bu köpeklerin yavruları benim gibi birine göre “fahiş” denilebilecek fiyatlarda satılıyordu. Hayvanseverlik ile ilgili ilk düşünce faaliyetlerim bu petshoplardaki vitrinlerin etiği üzerineydi. Ancak daha sonra fark ettim ki, özellikle bu cins köpekleri-kaplan gücünde kedileri gördükten sonra, ortada çok daha derin bir sorun yatmaktaydı: kategorilerdeki nihilizm ve buna karşı geliştirilen önlemlerin “moda” ile hiçliğe dönüştürülmesi…
Önce görünürdeki soruna göz atalım. Besin dinamikleri(zincirleri) gün geçtikçe kopuyor, iklim dramatik bir biçimde değişiyor ve buna ayak uyduramayan türler(bunun içinde bitki, hayvan, mantar ve diğer tüm alemlerin türleri de var) yok oluyor. Toplumun çoğu bu yok oluşa sebebiyet verenin insanoğlu olduğunu düşünüyor ve kimileri de aktivist olarak yok oluşu engellemeye çalışıyor(aslında kendi yok oluşunu engellemeye çalışan bir bencillikten söz edilebilir). “Çevreci”, “çevreci olma”, “çevreye duyarlılık” gibi algılamalar ortaya çıkıyor. Bu algılayışlar bir müddet sonra hakim toplumun söyleminde bir ürüne dönüşüyor ve bireylere kendini arz ediyor(bir anlamda dayıyor / dayatıyor). Bu arz çerçevesinde öneriler türüyor ve bir salgın gibi kendini hakim söylemden kurtaramayan birey, önlemin kendisini tam anlamıyla sorgulamadan, o önlemi hayatının bir parçasına dönüştürüyor / dönüştürmeye çalışıyor(içselleştiriyor).
Kategorilerdeki Nihilizm
İnsan üretimi olmayan şeyler için ürettiğimiz kategoriler genellikle tanımlanamıyorlar, haiz oldukları özellikler kümesi ise tutarsız oluyor. Örneğin “kuş” dediğimiz şeyi tanımlayamıyoruz. Uçan şey desek, devekuşunu dışarıda bırakmış, yarasayı içeri almış oluruz. Kanatlı demek ise baştan aşağı yanlış olur(kanatlı karınca bile var). Dişi dediğimizde kastettiğimizin ne olduğu aslında epey tartışmalı, hele ki doğada doğuran erkekler var iken. Tüm bunları geçtim, en genel kategorilerimiz dahi doğayı tam anlamıyla gösteremiyorlar. Örneğin “canlı” dediğimizde kastettiğimiz şeylere “virüs” denilen mahlukat girer mi girmez mi? Bitkiye benzeyen ama bitki olmayan, hayvan özelliği gösteren ama hayvan olmayan onca yaratık var doğada. İşin ilginç yanı, kategorilerimize uymayan “şeylerin” tükenme aşamasına gelmeleri. Örneğin erkeği doğuran tek canlı olan “deniz atı” tükenme ile karşı karşıya. Uçmayan tek kuş olan “Deve kuşu” da keza öyle. Bana öyle geliyor ki kategorilerimize uymayan şeylerin varlıklarını idame koşullarını “kendimizi geliştirdikçe” yok ediyoruz. Bu durumu insan toplumunu incelemeye aldığımızda daha rahat algılayabiliriz. Kafamızdaki “kadın” kavramına uymayanların neredeyse hayatını cehenneme çeviriyoruz. “Erkek” kategorimize uymayanları alaya alıyor ve yaşamlarını kısıtlıyoruz. Hele ki erkek ve kadın diye tanımladığımız iki cinsten farklı cinsler ortaya çıktığında nevrimiz dönüyor, Taksim’in ortasında tekme tokat saldırıyoruz. Onlarla iletişime geçmiyor, iş yapmıyor, onların yaşamına tahammül edemiyoruz; çünkü kafamızdaki tanımlara(kategorilere, kavramlara) uymuyorlar. Aslında bilmeden aynı şeyi doğadaki tüm “kategori dışı” alanlara da yapıyoruz. İnsanlık aslında, o alanların kendi kendilerindeki olgusal döngüsünü bozarak ve sadece kendi algılarındaki döngülere izin vererek, kendi kafasındaki dünyayı yaratmaya çalışıyor. Kutupları görsellere rağmen tahayyül edemeyen insanoğlu, “çok soğuk” denilen kavramı düşleyemediği ve varlığına anlam veremediği için eritiyor. Diğer yandan “yüzen kuşu”n da yaşamasını olanaklı kılan alanı tahrip etmiş oluyor. Ve sanırım benim tezime göre bir müddet sonra dünyada penguene rastlayamayacağız ve bunun olgusal sebebi doğal yaşamlarını kirletmemiz, akılsal sebebi ise kategorilerimize uymayışı olacaktır.
Çevrecilik
Nişantaşı’nda veya Cihangir’de gezinen cins köpekler bir zamanın “Amerika
dizilerine özenen” bireylerin pek de düşünmeden edimledikleri ile ilgili. Köpeğe bakamayacak duruma gelince sokağa salıvermişler. Aynı durum kedilerde de var mıdır bilemiyorum. Zira kediler köpeğe oranla bakıma pek ihtiyaç duymuyorlar. Ancak çevreci bir gözle bakıldığında esas sorun köpeğin veya kedinin eve alınıp sokağa atılması değil, onların evcil birer hayvan olarak korunmasıdır. Dediğim gibi bu durumun etik tarafına hiç girmeyeceğim(zira bir canlının doğal ortamından alınıp, vitrine konulması, evde bebek gibi yetiştirilmesi daha baştan arızalı). Benim esas söyleyeceğim, besin zincirindeki bir hayvanın zincirdeki yerinden alınıp aslında olmaması gereken bir yere oturtulmasıdır. Örneğin kediyi istediğiniz kadar bebek gibi büyütün, ondaki avcılığı yok edemezsiniz ve aslında o sizden haberli veya habersiz bir biçimde avlanmaya devam ediyordur. Ancak sizin korumanız altında olduğu için kendisi başka türler tarafından avlanamıyordur ve dış tehlikelerin çoğundan muaf olur. Bu da onu besin zincirinde haksız yere üst kısımlara taşır. Bunun en belirgin görüldüğü yer Avustralya ve Yeni Zellanda’ymış. Normalde kedilerin dışarıdan getirildiği bu yerlerde, kediler nedeniyle birçok kuş cinsinin türü yok olmak üzere. Zira kediler yedikçe çoğalıyor, ama bu çoğalmayı doğa başka hayvanlarla durduramıyor, çünkü kedi “insan” korumasında. Aslında aynı şey İstanbul’daki bahçeler için de geçerli, ancak insan olarak pek de fark edemiyoruz bu durumu. Kedilerin gereğinden fazla olduğu evlerin(ya da binaların) bahçelerinde, kuşların sayısı azalır. Bu da solucanların sayısını arttırır. Bu artış ise bitkilere zarar verir ve bu böyle sürüp giderek tüm besin zincirini etkiler.
Çevrecilik ile ilgili modaların olumsuz taraflarını irdeleyen Dominic Muren, esasında çevre için yaptığımızı düşündüğümüz birçok şeyin, çevreye daha çok zarar verdiğini “Green’s Not Black & White” ile “Eco Worrier’s Handbook” kitaplarıyla çok güzel örneklendiriyor. Örneğin organik ürün modasına değinelim. İstanbul veya Sakarya’da üretilen bir ürünü aldığınızda bu ürünün lojistiğinin çevreye verdiği zarar ile, Antalya’da üretilen organik ürünü aldığınız zaman çevreye verilen zararlar epey farklı. Yani esasında sizin (taşımada salınan karbondioksitin azaltılması için), en yakınınızda üretilen ürünleri almanız gerekirken, siz, sırf organik diye kimi zaman dünyanın öbür ucundan gelen şeyi alıyorsunuz ve aslında çevreye zarar veriyorsunuz.
Muren, kitaplarında, çevreciliğe dair fikirleri, ekonomideki “trade off” kavramına oturttmuş. Yani yapılan her edimin aslında iki yönü olduğunu, genellikle dış başka faktörler nedeniyle edimin amaca ulaşamadığını söylüyor ve çevreye duyarlı insanları uyarıyor: Çevreye sahip çıkmaya çalışırken, çevreye zarar veriyorsunuz. Bu çevreye zarar verme olayını biraz örneklendirelim.
Plastiğe karşı çıkmak plastiğin doğada milyonlarca yıl ayrışamamasından dolayı çıkan bir tepki. Ancak Muren’in dediğine göre, eğer tüm alışverişlerimizi kağıt ambalajlarda taşımaya kalksak(buna firmaların alışverişlerini de katıyor), dünyadaki tüm ağaçları kesmemiz gerekir. Burada onun üzerinde durduğu temel nokta, “plastiğe karşı çıkmak” yerine “plastikten şeyleri” uzun süreli kullanmak gerektiği ve geri dönüşüme önem verilmesi. Geri dönüşüm demişken, şunu da hatırlatalım: Eğer ki geri dönüşüm noktası şehirden çok uzaksa, toplanan plastiklerin o noktaya taşınması için kullanılan araçların havaya saldıkları karbondioksit(ve beraberinde karbonmonoksit vs.) miktarı, şehrin hemen yanı başında o plastikleri yakmaktan doğan karbondioksit miktarından daha fazla olabilir. Yani “geridönüşüm”de her zaman doğru olan olmayabilir. Özellikle birkaç şehrin kullanımı için kurulan bu şehirlere uzak geridönüşüm merkezleri için bu çoğunlukla geçerli, ancak politikacılar çevreye duyarlı oyverenlerinin hışmına uğramamak ve maliyeti de yükseltmemek için bu merkezleri ıslah etmeye yanaşmıyor.
Muren’in kitapları bu örneklerle dolu, ama esas dikkat edilmesi gereken
nokta, çevreciliğin yarattığı moda söylemler ve bu söylemlerin doğayı daha çok yok ettiği gerçeği. Birey “çevreci söylemleri” kendi kişiliğine katıyor, onunla kendini tanımlıyor ve bir anlamda onu tüketiyor. Esas yaptığı, vitrinden aldığı “yeşil tokayı” kafasına takmak oluyor. Örneğin tek başına yaşayan “çevreci” kişi, tek kişilik tüketiminin ne denli fazla olduğunu ve ne denli fazla çöp çıkardığını, “çöplerini geri dönüşüme göndermeye hazır paketleme” rahatlığıyla unutuyor; beş senede bir değiştirdiği (ne beşi kimisi senede bir değiştiriyor!) cep telefonunun veya bilgisayarının verdiği hasarı greenpeace hesabına para yatırarak kendi içinde meşrulaştırıyor; nükleer enerjiye karşı konserlere katılarak kendi günlük enerji tüketimini yok sayıyor. Bir anlamda kategorileştirmeyi çevreciliğe de uyguluyor ve sorgulamak yerine “paket çözümler” ezberliyor.
Halbuki çevrecilik çok kompleks bir tutum değil. Bilinçli çevrecilik için yapılması gereken en önemli şey, kendimizi evrenden gayrı bir varlık olarak düşünmekten vazgeçip, evren ile bütünleşik bir “iyi yaşam” amaçlamak. Daha güzel bir dünya için, daha çoğulcu bir dünya gerek. İnsanın çevresiyle uyumlu yaşaması gerek. Unutmayınız ki sizi karıncadan ayıran tek şey hiçbir şeydir.
Yazan: Emin Saydut
Sanatın Öyküsü
Ağustos 9, 2026 by Editör
Filed under Araştırma Kitapları, İnceleme Kitapları, Kitabiyat, Sanat, Tarihsel Kitaplar
” ‘Sanat’ diye bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır.”
Böyle başlar Gombrich Amca ünlü “Sanatın Öyküsü” (1) kitabına. Aslında “dede”
desek daha doğru. Tüm kitap boyunca süren mütevazı, ama bir o kadar da yoğun olduğunu hissettiren samimi üslup, yazara “dede” dememizi haklı çıkarıyor. Başlangıç cümlesindeki gibi “kesin yargı” barındıran cümleler hemen hemen hiç yok 688 sayfada ya da okuyucu hissetmiyor. Eserin en büyük özelliği 1950’de basılmış olmasına rağmen, 1997’ye değin güncellenmiş olması ve neredeyse bir asır boyunca yenilenmesi ki bu asır modernizmden post-modernizme geçişi barındırır ve öyle bir asırdır ki “değişim” ana temadır. Sanat artık “dezenformasyon”un dibine varıldığı bir ortamın eşiğinde, eleştirinin korkaklık derecesine yükseldiği garip bir dönemde vuku bulmaya başlar son yüzyılda. Bir yandan eski sevgilim gibi, Picasso’nun ideal çizmeyi başaramadığından ötürü kübist saçmalıklara soyunduğunu düşünen sözde sanatbilenler ile her gördüğü saçmalığı “Sanat” diye damgalayan sanatbilmişlerin; diğer yandan sanatı hala ideolojik formlardan ayıramayan antika eleştirmenler ile “bana hoş gelen her şey benim için sanattır” söylemlerinde dolaşan popüler kültürden sıyrılamamış kitlenin sardığı bir çağda, kapitalist bir ilişki içerisinde var olmaya çalışan sanatı, tüm eksenlerden koparıp sanatçının kendisine yönelmemize çabalar Gombrich dedemiz. Amacı bizi büyük bir sanat bilgini yapmak değil, sanattan daha çok zevk almamızı sağlamaktır. Mona Lisa’yı popülerliğinden dolayı değil, barındırdığı dehayı görerek sevmemizi ister. İlkel kabilelerin bize bıraktığı tahta oymaların komplike olmadıkları için üstünlüklerini kaybetmeyeceklerini, tam tersine birçok yönden kimi rönesans ürününe kafa tutabileceklerini görmemizdir dileği. Bir binaya baktığımızda “gotik” veya “barok” olduğunu tahmin etmeye çalışarak sanat züppeliğine düşmemizi engelleyip, o binanın kendisindeki ayrıntıları fark etmemizi sağlar. Gombrich tüm bu yönleriyle “bilgelikle” dolu bir beyinden, basit cümlelerle bilgeliğini paylaşan ve “büyük S ile başlayan sanatı” değil de “sanatçıların günümüze taşıdığı sanatı” ayaklarımıza getiren belkide en nadide sanat tarihçisidir. Ölene kadar da bu özelliğini sürdürür.
Ben bu kitabı Yunanlıların “idealleştirme” tutkularını geviş getirircesine dile getiren yazılara güvenmezliğimden ötürü okumaya başladım. Tabii anlayamadığım “sanatçılar arasında kurulan üstünlük” meselesi de vardı. Kendi kendime sorduğum sorular şunlardı: Hiç kimse çağını aşamıyorsa ve her çağ bir öncekinin üzerinde diyalektik ve nedensellik bağlamlarıyla filizleniyorsa, bu “idealleştirme” felsefesi de nerden geldi? Bir ikinci sorum ise neyin örneğin Da Vinci’yi, benim kapı komşum yusuftan üstün kıldığıydı? Bu sorular size çok gereksiz ve hatta aptalca gelebilir, ama şunu söyleyebilirim ki Gombrich’den önce bu sorulara akla yakın bir açıklama getirebilen bir kitap görmedim. Diyebilirsiniz ki “işin gücün yok mu kardeşim, kafayı buna mı taktın?” Valla öyle.. Bir ara işim gücüm yoktu ve kafayı işim gücüm olmamasına değil, buna taktıydım.
Öncelikle belirtmek gerek, kitabın daha başlarında sanatın hiçbir dönemde doğayı birebir resmetmek olmadığını kavramaya başlıyor okuyucu. Eski Yunanlı sanatçıların dahi derdi, doğayı birebir yansıtmak değil, günün koşullarına göre oluşan “ifade etme” ihtiyacını karşılamakmış. Bu ifade ediş tarzını, sanatçı, süreklilik içerisinde geliştiriyor ve günün beğenisine göre üretiyor. Günün beğenisini karşılayamayan “eser ya gelecek nesile kalmıyor, kalsa da ancak gelecek nesiller tarafından “sanat” diye ilan ediliyor. Diğer yandan sanatın üretimini sürdürdüğü yerin refahı arttıkça, eserler de o oranla şatafatlaşıyor, süsleniyor. En basit örnek olarak arkaik dönem Yunan ile klasik sonrası Yunan eserleri arasındaki “işlemecilikteki ayrıntıların” artışı verilebilir (bkz. Resim 1 ve 2).
Resim 1. Yunan Arkaik - Resim 2. Yunan Klasik
Aynı ilişki gotik öncesi kiliseler ile gotik dönemi katedraller ve barok dönemler arasında da kurulabilir. Burdaki mesele Sanat Eserini ayrıntılardaki fazlalıklar ile değerlendirmeyip, günün içerisinde saklı ifadeleri ne kadar iyi yansıttığına bakmaktır. Yukarıdaki örnekte, biriniz arkaik dönem kirişini seversiniz, diğeriniz klasik dönem işçiliğini. Önemli olan hem arkaikteki sadeliğin güzelliğini algılamanız, hem de klasikteki işçiliğin içinde kaybolabilmeniz. Birini diğerinden (kişisel olarak üstün tutmaktan bahsetmiyorum) üstün tutmadan her ikisindeki sanattan da zevk alabilmeniz.
Sayfalar ilerledikçe sanatsal faaliyetteki teknik gelişmeyi de fark ediyor ve bu gelişimin toplumun isteklerine göre olduğunu anlıyorsunuz. Kimimiz Mısırlı sanatçıların “perspektif” bilmediğini ve hatta birçok nesneyi göründükleri gibi çizemediklerini farz ederiz. Halbuki eski Mısır’da neyin ne şekilde çizileceği katı kurallara bağlanmış, bu nedenle sanatçı kendinden istenileni en iyi şekilde denilen gibi yapmak zorundaymış. Mahareti bu kuralları en iyi şekilde uygulamanın yanında işin içine üslubunu katması ve ancak sanatçının verebileceği ahengi esere katmakta yatıyor. Nasıl ki Rönesansta sanatçıya belirli konular veriliyorsa (aynen ilkokuldaki resim derslerinde bize verilen konular gibi), Mısır’da da belirli kurallar veriliyordu. Bu nedenle baş yan iken, gözler önden çizilir, beden önden görünürken bacaklar ve ayaklar yandan verilir vs.
Bu ve buna benzer birçok örnekle beraber Sanatın Öyküsü devam eder günümüze dek. Çok iyi seçilmiş görsel materyal de öğrenme serüvenimize yardım eder. Kitap bittiğinde, kitaptaki hiçbir ayrıntıyı hatırlayamadığınız için endişelenmeyin. Mühim olan size bıraktıkları olacaktır. Artık günlük gazetenizi okurken fotoğrafların yerleştirilmesinde kompozisyon arıyor, renklerindeki uyumsuzluğu fark ediyor, odanızı dahi bir sanat eseri olarak düşünüyor olacaksınız. Çünkü sanat tarihinin iktidar söylemleri ile bu söylemlerin altında ezilen sanatçının bulduğu en ufak özgürlükten çıkardığı harikalara şahit olmuş olacaksınız. Picasso’yu belki daha iyi anlayacak, Van Gogh’u daha bir seveceksiniz. Sevmediğiniz (ve aslında anlamadığınız) sanatçılara saygı duymayı öğrenecek ve sanatın sadece sergi ve müzelerde olmadığını, günlük yaşayışımızın her alanında bulunduğunu tam anlamıyla idrak etmiş bulunacaksınız. Her şeyden öte bu kitap bittiğinde karşınızdaki insana, hayvana, eşyaya daha dikkatli bakacaksınız ve belkide yaşama aşık olacaksınız.
Cümlelerimin sonuna gelirken, yazıyı baştan okudum da bu kitabı bana okutturan soruların cevaplarını yazmamışım. Oysaki yazının o cevaplar üzerine kurulacağını hesaplamıştım. Ne diyelim? Evdeki hesap çarşıya uymuyor. Kitabı okuyup kendi sorularınızın cevaplarını bulmak da size kalıyor.
Yazan: Emin Saydut
(1) Gombrich, E. H. Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi: İstanbul, 1999
Livius’un Roma Tarihi, Efsaneler, Mitler ve Kurtlar Vadisi
Temmuz 11, 2026 by Editör
Filed under Araştırma Kitapları, İnceleme Kitapları, Kitabiyat, Sanat, Tarihsel Kitaplar
İsa kendi halkı tarafından çarmıha gerileceğini ve ölümünden iki yüzyıl sonrasında öğretisinin Roma topraklarında kök salacağını tahmin etmiş miydi bilinmez; ancak Roma MS. dördüncü yüzyılda Hıristiyanlığı kabullenmek zorunda kaldı. Yurtseverliğe dayalı ve eski pagan kültlerinden oluşan ve
esasında karmaşık bir din ile yaşayan Roma’da Hıristiyanlığın nasıl olur da bu denli kısa sürede, doğduğu yerden epey uzakta kök saldığı belki de Roma şehrinin kuruluş hikâyesinde aranabilir.
Bu hafta size sunacağım kitap, Titus Livius’un Roma Tarihi serisinin ilki olan ve şehrin kuruluşunu anlatan birinci kitabı. Livius’un öngördüğü ve kitabın sonuna dek izlediği anlatı belirli bir diyalektik barındırır aslında. Ona göre dışarıdan gelen ve Troyalıların torunları olan insanlar erkler sisteminde bir denge içerisinde olan Kuzey İtalya’ya (Adriyatik denizinin en kuzey ucu) vararak bir siyasi irade oluştururlar (elbette ki bu siyasi iradenin oluşumunu da efsanelerle anlatır). Bu siyasi irade zamanla kendi topraklarında gelişir ve geliştikçe de gereksinimleri artar. Gereksinimlerini karşılamak üzere komşularına başvurur ve bu gereksinimler karşılanmadığında, silah gücüyle komşularından birinden istediklerini alır. Bu gücün ihtiyaçlarını karşılamak için komşularını tehdit ettiğini gören diğer siyasi iradeler, Roma’ya saldırır. Roma kazandıkça güçlenir ve güçlendikçe kendi gücüne dair düşmanlar sürekli karşısına çıkar. Bu devinim şehrin kuruluşundan imparatorluğa uzanan döngüdür. Bu döngünün içinde iktidar kavgaları, saltanatların el değiştirmeleri sürekli bir biçimde görülür. Ve yine bu devinimde, benim durak noktaları dediğim, her savaş arasındaki barış aralıklarında, sosyal hayatın biçimlendirildiği görülür. Bir çizgi içinde anlatırsak; gereksinim artışı, gereksinimlerin komşudan sağlanması, korkan başka bir siyasi iradenin saldırısı, saldırıları def ettikçe büyüyen Roma şehri ve büyüdüğü için belli bir zaman için kendisine saldıracak kimsenin olmadığı barış dönemleri, önceki savaşlardan elde edilenlerin paylaşımı üzerine çıkan dini, ahlaki, ve yasal düzenlemelerin yapılması, yeni gereksinimler… ve döngü başlar…
Livius, Roma’nın kuruluşunda bizim için bir mitler yumağı olabilecek bir hikâye anlatır. Amulius babası Proca’yı sürerek, onun isteklerine karşı çıkar ve taht için seçilmiş Numitor’u da def eder. Numitor’un kızı Rhea Silvia’yı şeref bahanesiyle Vesta rahibeliğine tayin eder (böylece ölene değin bakire kalıp, yeni bir varis getiremeyecektir). Ancak bir müddet sonra kızcağız kaçırılır ve ikiz doğurur. İnsanlar ikizlerin babasının harb tanrısı Mars olduğuna inanırlar. Bunu duyan kral, kadını zindanlara attırır, ikizlerin ise Tiber nehrine atılmasını buyurur. Ancak ne hikmettir ki ikizler Musa gibi nehrin sularından kurtulur ve kıyıya sürüklenir. Türklerin Bozkurt efsanesini andırır bir biçimde, kıyıda dişi bir kurt tarafından bulunup emzirilirler. Daha sonrasında da Faustulus adında bir adam ikizleri bulur ve onları karısı Larentia’ya verir. Tahmin edeceğiniz üzere ikizler büyür ve serpilirler. Bir şekilde kralın kardeşinin torunları oldukları ortaya çıkar ve kralı öldürüp dedelerini başa getirirler. Dede de Roma’nın yedi tepesinden birini onlara bir şehir kurmaları için tahsis eder. Ve Roma şehri inşa edilmeye başlanır (1).
Başta da belirttiğim gibi bizim için tam bir mit yumağıdır bu hikâye. Efsanede İsa’nın babasız doğma mucizesini, Musa’nın nehirden kıyıya çıkmasını ve kıyıda bulunmasını, Türklerin Bozkurt efsanesini bir arada görürüz. Bir çocukluk hikâyesini dinler gibi Livius’tan, bizden bin yıllar önce olmuş olayları dinleriz. Çoğu yönüyle bu olaylar bize tanıdıktır ve okurken tarih değil, ninemizin anlattığı eski bir öyküyü okuduğumuzu hissederiz.
İsa’nın dininin bir biçimde (özellikle de Roma mitleri biçiminde), Filistin’de değil de Roma İmparatorluğu’nda yayılmasını ve güç bulmasını yadırgamaktan artık vazgeçebiliriz. “İsa’nın babasız doğduğunu ve hatta babasının tanrı olduğunu iddia eden” söylem, Filistin topraklarında pek inandırıcı gelmese de Roma topraklarında inandırıcıdır.
Hikâyenin sonrasında, başa geçen iki kardeşten biri diğerini öldürür ve tek başına iktidar olur. Roma ismi ondan gelir. Yani Romulus’tan. Romulus’un başından geçenlerden çok ölümü ilginçtir. Efsaneye göre ulu bir savaştan sonra, tepenin birinden, kendisini kaplayan bir bulutla beraber göğe yükselir. İnsanlar onu tanrı ilan eder (2).
Roma’nın kuruluş hikâyesinde teslisin üç yönünden ikisinin bulunması (belki diğeri de vardır, ama ben bilmiyorumdur), Romalıların Hırisiyanlığı seçmesinde elbet bir rol oynamıştır. Ancak bu rol bilinçsizce yerine gelmiştir. Bir anlamda Roma’daki inanışların söylemlerindeki “subtext” (3), İsa söylemlerine denk geliyor ve bu nedenle Hıristiyanlığı anlatmaya çalışan misyoner, Çin’de karşılaştığı diyalog zorluğunu yaşamıyordu. Kısaca şöyle denilebilir; misyonerlerin söylemleri Romalılar için anlaşılır ve kabul edilebilirdi. Hıristiyanlıkta Eski Ahit’in kabulü, Romalılar için pek de uzak değildi. Ne de olsa Roma’nın kuruluşunda bir Musa hikâyesi barınmaktaydı.
Hıristiyanlığın Roma’da yayılması gösteriyor ki, yeni bir söylemin gelişebilmesi ve yaygınlaşması, bu söylemin alt içeriklerinin görsel, sözsel veya kurgusal (oluş sıralamaları) “gösterenler”inin (signifiers) (4) olmasına dayanır. Ergenekon Davası bu sebeple Kurtlar Vadisi’nden sonra gelebilmiş, halk tarafından tartışmaya kabul görülebilmiş, kimilerince desteklenmiş, kimilerince kötülenmiştir. Bu destekleme veya kötüleme söylevlerinin en ilginç tarafı, “Kurtlar Vadisi” dizisine -veya dizi içerisindeki karakterlere- yapılan övgüler veya eleştirilerle benzerlikleridir. Bu benzerlikler, altta yatan içeriğin benzeştiğine dair bize bir fikir sunmaktadır.
Yirmi sene öncesinde, askeri cunta tarfından içeri alınıp işkence edilmiş, zorlanmış, sürülmüş entellektüellerin; bu askeri cuntanın getirileriyle başa geçmiş ve istedikleri gibi at koşturmuş insanların, devleti bir askeri cunta ile devirecekleri söylentisi büyük paralar ile propaganda edilseydi dahi; bu propaganda kitaplar, diziler yani kısaca oluşmuş belirli popüler kültür imgeler buketlerine dayanmadıkça başarıya ulaşmazdı. Yani söylemin kendisi hem savcılar, hem siyasiler, hem de halkın kendisinde herhangi bir tesir sağlayamazdı.
Doğal olarak gelebilecek ilk karşı çıkış, bu “gösterenlerin” diziden önce var olması gerektiği, aksi halde dizinin bu denli popüler olamayacağı gerçeğidir. Ancak, diziden önce yaygınlaşan (korsan kitaplar sayesinde her kademeye ulaşan), komplo teorileri kitapları unutulmamalıdır. Kurtlar Vadisi dizisi, olgular, kitaplar ve medya üçlemesi ile oluşmuş algıları belirli bir kurguya sokarak ve subtextlerin bütünlüğünü sağlayarak, tüm toplumda bu konunun diyalogunu belirli bir tabana sıkıştırmış oldu ve Türkiye yakın tarihini geri dönülemez bir biçimde tarih olmaktan çıkararak, “alt içerikleri aynı” sözlü öyküler haline getirdi. Diğer bir deyişle, dizi Türkiye yakın tarihini yapmayı mümkün kılan olayları, kurgudan ibaret bir imgeler bütünü ile kaplayarak bu gerçeklerin anlamlarına yön verdi. Gelecek nesile tarih yerine hikâye anlatarak, olmayan bir tarihi de mümkün kıldı. Nasıl ki Livius Roma’nın kuruluş hikâyesini kendine aktarılmış kurgu, mit ve efsaneler ile algıladı ve aktardı; gelecek nesiller de bizim onlara hediye etmiş olduğumuz diziler ile geçmişi algılayacak, hatırlayacak ve aktaracaklar.
Yazan: Emin Saydut
Notlar:
(1) Livius, Titus. Roma Tarihi I. Kitap. Çev. Şenbark, Sabahat. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yay., 1992. 27-28
(2) Livius, Titus. Roma Tarihi I. Kitap. Çev. Şenbark, Sabahat. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat yay., 1992. 46
(3) Subtext, kabaca sesli ve görsel iletişimin altında yatan içeriğe denir. Ayrıntılı bilgi için en kolay yoldan şuraya bakabilirsiniz.
(4) Signifier için imleyen diye bir çeviri mevcut, ama “gösteren” daha çok kişi tarafından anlaşılabilir. Ayrıntı için tıklayınız.






