Popüler Kültür Analizleri (1) - Popüler Sinema Dergileri & Eleştirmenin İflası Üzerine Notlar

Analizleri” üst başlıklı yeni bir kolektif yazı dizisi ile karşınızdayız. Bu başlık altında, dünyası, kitapları ve dergiciliği; hülasa popüler kültürün yapıtaşlarına sanatı çerçevesi içinde bakacağız. Giderek yozlaşan ve kapitalizme emeğini kiralayan eleştirmenlik kurumunun içler acısı halini; bunun yanı sıra salt popüler film ve ikonlara odaklanarak Yedinci Sanat’ın sanatsal içeriğini boşaltan dergileri ve kaynak kitap diye sunulan kitapları mercek altına almaya çalışacağız. Popülizmin hizmetindeki eleştirmenlerinin çoktan iflas etmiş vizyon ve düşünme kalıplarına dönük analizlerde bulunacağız. Bütün bu kirlenmişliğe karşı alternatif yaklaşımları da beraberinde sunacağız…

Bu ilk bölümde, sinema yazarlarımızdan , popüler eleştirmenler ve popüler dergicilik ahlakına dair gözlemlerini bizimle paylaştı. Yakında, başka bir popüler kültür analizinde buluşmak üzere. “Gerçek” sanatla kalın.

SanatLog

Dergileri & Eleştirmenin İflası Üzerine Notlar

Geçen gün bir internet sitesini gezerken gözüme bir haber takıldı. ‘’nda rekor’’ başlıklı haberde bu sene 70 küsur Türk filminin gösterime gireceği belirtiliyordu. Şüphesiz bunları nicelik olarak düşünürsek gerçekten sevinebiliriz; peki, ya nitelik olarak? Bazılarınız kızabilir doğmamış bebeğe don biçiyorsun diye. Umarım bu konuda yanılıyorumdur; ancak ülkemizdeki sinema anlayışını görmek için kâhin olmaya da gerek yok. Seyircilerin de hangi filmlere gittiğini, hangi filmlerin gişe yaptığını yeniden hatırlatmama gerek var mı?

Popüler kültür kavramı tüketmeye yönelik, tüketim toplumunun önüne atılmış bir kemik gibi karşımızda durmaktadır. Bu kemiği yalayacak mıyız? Bu kemiği gömecek miyiz? Yoksa görmezden gelip yanından mı geçeceğiz? Soruları çoğaltmak mümkündür. Peki, dünya üzerinde kendinden bir parça bırakarak ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışan insanoğlunun kaderi için bu kemik parçasını tüketmek büyük bir çelişki sayılmaz mı?

Ülkemizdeki fakir sinema anlayışının nedenlerine baktığımızda bunu birçok maddelere ayırabiliriz. Ancak ben konuyu sinema kaynakları, dergileri ve kitapları üzerinde yoğunlaştıracağım. Sinemaseverler de bilir ki, sinemayı kavramak ve onun doğasını algılamak için sadece film izlemek yeterli değildir. Kedi nasıl kasabı izleyerek kasap olamaz ise bir sinemasever de sadece film izleyerek gerçek anlamda bir sinemasever olamaz. Elzem olan bir şey daha var ki, o da ikinci kaynak olan kitap ve dergilerdir. Ancak ülkemiz maalesef bu açıdan da oldukça vahim bir durumdadır. Misal Robert Bresson hakkında bilgi edinmek istediğinizde maalesef hiçbir Türkçe kaynak bulamıyorsunuz. Ya da bir Yasujiro Ozu, Kenji Mizoguchi, Jean-Luc Godard, Marcel Carne hatta Alfred Hitchcock hakkında bile pek fazla kaynak bulunmamakla birlikte, var olan kaynaklarda da zaten sürekli tekrarlanan ve ezbere yönelten bilgiler mevcuttur. Bir gün Ozu hakkında bilgi toplamak istediğim zaman nerdeyse birkaç paragraf dışında hiçbir şey bulamadım ve bu da beni her şeyi kendi elimle yazmaya yöneltti. Böylece SanatLog’da yazmaya başladım. Sinema adına kitabiyat olarak fazla bir kaynak olmadığını, olanların da hepsi bir ağızdan aynı şeyleri tekrar ettiğini söyledik. Büyük ihtimalle bu konuda aklımıza genelde bir isim gelir ülkemizde: . Sanırım bu konuda en çok kaynak vermiş ve sinema denince akla gelen ilk isim diyebiliriz. Ama gelin görün ki kitapları ele alındığı zaman yeterli bir kaynak olmaktan çok sadece yöneltmeye, bilgi vermekten çok salt bir çizgide ilerleyen anılar ve başka dergilerden yapılan alıntılar üzerine ve bana göre hiçbir değer taşımayan, öğretici özelliği olmayan, boş yazılardan başka bir şey değildirler. Sinema dergisi eleştirisinde yine buraya döneceğiz.

Atilla Dorsay

Her şey yeni kaynaklar, yeni kitaplar aramamla başladı. Sinema eserlerini basan birçok yayınevinin (Afa Yayınevi gibi) kapatılmış olmasından mütevellit birçok kitap çok zor bulunmaktadır. Akira Kurosawa’dan tutun Ingmar Bergman’a kadar birçok yönetmen hakkında yazılmış kaynakları şansınız varsa sahaflarda bulabilirsiniz. Bu da ister istemez bizleri dergi almaya zorlayacaktır.

Sinema eleştirmeninin rolü gerçek anlamda çok önemlidir. O, toplum ve yönetmen arasında nerdeyse bir köprü, bir fener niteliğine sahiptir. Yazdıkları birçok kişiye ulaşacak, aydınlatacak, bilgi verecek, öğretecek; yeri geldiği zaman tartışacaktır da. Bir nevi aydın kesim olarak addedebileceğimiz sinema eleştirmeni ‘persona’sı hele ki ülkemizde büyük bir önem arz etmektedir. Ancak ülkemdeki sinema anlayışına baktığımda sefih ve nerdeyse kısır bir anlam ve anlatımla karşılaşıyorum. Sinemayı sevmeye başladığımda her ayın başını sabırsızlıkla beklediğim sinema dergilerini alıp hemen okumaya başlardım. Halen de sinema dergisi almaktayım ancak alır almaz yapabildiğim tek şey içine bakıp koltuğun üzerine atmak oluyor. Kendime dönüp şunu sordum: Değişen neydi? Değişen sinema dergisi mi yoksa ben miydim? Şüphesiz bunun cevabı çok kolay, değişen bendim; aslında bana hiçbir yararı olmayan bir dergiyi okuduğumu ve hayatımda aslında hiçbir önem arz etmeyen bir sürü bilgiyle donatıldığımı gördükçe dehşet içerisinde kalıyordum. Eğer halen ‘sinema’ dergisi alıyorsanız ve büyük zevk içerisinde okuyor iseniz size geleceğinizden şüphe etmenizi öneriyorum.

Size ne soracağınızı söyleyemem ama kendim için şu soruları sormaya başladığımda artık bu dergileri yakmanın ya da koltuk üzerine atmanın vaktinin geldiğini görüyorum: Sinema dergisinde en son ne zaman ciddi anlamda bir ‘Hitchcock’ incelemesi gördüm? Ya da böyle bir yazı gördüm mü? (Ondan bile şüpheliyim) Peki, bu dergide yazı yazan eleştirmenlerin ikide bir liste yapıp Hitchcock’ları Kubrick’leri sıraladığı listelerin dışında doğru dürüst doyurucu bir yazı gördüğünü iddia edecek olan biri var mı? Şimdi önümde bir sinema dergisi var, isterseniz gelin hep birlikte sayfalarını çevirip bakalım.

Popüler Sinema Dergisi

Konseptler aynı olduğu için bir dergiye bakmak yeterli olacaktır. 114 sayfalık boş bilgi yumağını çevirmeye başlıyorum. Önümde Popüler Sinema Dergisi Sinema Merkez’in 2009 Ağustos sayısı yer almaktadır.

İlk sayfa bir reklâm, güzel bir başlangıç.

2. ve 3. sayfalar içindekiler kısmı.

6–12 sayfalar arası vizyona girecek filmler ve kısa anekdotlar. Kendimize soralım bakalım, hangi çağda yaşıyoruz? En son bu sayfaları ne zaman okudunuz? Okuyor musunuz? Yoksa internetten ya da sinema salonlarına gittiğiniz zaman gelecek filmlere bakıp ona göre mi gidiyorsunuz? Altlarında konuların yazıldığı kısa anekdotlar şeklinde yazılar var. Bu kadar sayfanın böyle boş bilgilerle donanmış olacağına inanası gelmiyor insanın. Unutmadan, artık bu sayfaları da ikiye bölmüşler, yan tarafta bir havayolu şirketinin reklâmı var ve her sayfada bu var.

Sayfa 13: bir reklâm daha.

Sayfa 14–15 yıldızlar, Box Office. Yapmayın, gözünüzü seveyim, bunlarla nereye varmayı düşünüyorsunuz? Eğer çok sevdiğiniz bir filmin gişe gelirleri çok önemliyse lütfen bundan sonrasını okumayın. Yıldızlar da değişken, hatta siz bile bu tabloya bakarak yıldızlayabilirsiniz. Acaba hangi filme gideceğinizi bu yıldızlara bakarak mı karar veriyorsunuz ya da acaba hangi eleştirmen hangi filme kaç yıldız vermiş diye mi merak ediyorsunuz? IMDB’den size selam olsun o zaman.

16–17. sayfalar ’in esprili (!) ya da kısa anekdotlar şeklinde bilgilerine (!) rastlıyoruz. Çok az zaman yararlı olan bu bilgiler size bir bakış açısı sağlamıyor maalesef; hani eskiden VCD kiralarken kapağın üzerinde yönlendirici bilgiler olur ya onlar gibi, ne eksik ne fazla. That’s amazing!

18–23. sayfalar. Bu sayfalarda gördüğümüz ise vizyondaki filmlerin eleştirileri oluyor genel olarak. Genelde de Amerikan filmleri olmasına istinaden bu eleştirilerin bakış açısı da aynı kapitalist açıyı sağlıyor. Mesela Amerikan Pie (Amerikan Pastası) eleştirisi görmek artık beni dehşete düşürmüyor. Kimsenin hakkını yemeyelim, bazen iyi yazılar da ortaya çıkabiliyor.

24–29. sayfalar: Önümüzdeki program, yeni projeler vesselam… Sanırım interneti olan birisi için gereksiz laf salatasından başka bir şey değil. Birinin bu sayfaları okuyarak bir yere varacağını sanmıyorum ve genelde miatları dolduğu zaman da bu gelecek filmlerin hiçbir cezbedici tarafı yok. Mesela Oldboy filminin ya da Seven Samurai filminin yeniden çekileceğini biliyor muydunuz? Dergide böyle bir haber yok. Hatta önceki sayıda yeniden çevrilecek filmler listesinde bile yok. Peki bunu benim dergiden önce söylemem bana veya size ne kazandırdı?

30. sayfa: reklâmlar.

Sayfa 32–33: söyleşi.

35. sayfa: reklâmlar.

36–37. sayfalar: Işık ve gölge köşesi, yani Atilla Dorsay’ın köşesi. Mesela bir oyuncu mu öldü. Bu sayfalarda bunları bulmanız mümkün. Diyelim ki festivale gidemediniz, bırakın Dorsay sizin için izlemiş olsun; siz de festivale gidemediğinize mi yanarsınız, filmleri izleyemeyecek olmanıza mı? Büyük ihtimalle ölen aktör ya da aktris yaşlıdır. Filmlerini bir daha hatırlatır, bizlere hangi yönetmenle ne zaman çalışmış, hayatında neler yapmış vs. hakkında bilgilr verir. Bazı insanlar olur ya, sevdiği sanatçının eşyalarını, özel hayatını merak eder; ama sanatçının ne demek istediği konusunda beyanat veremez. Schopenhauer’in dediği gibi, resimden çok çerçeveyle ilgilenirler. Bu köşe de bizatihi bunu tamamlıyor. Ne kadar gereksiz ve banal bir köşe olduğunu fark etmem uzun zaman sürmedi velâkin.

38–69. sayfalar: Film tanıtımları, dosyalar var. Mesela Quentin Tarantino varmış bu ay, ama birkaç yıl önce de benzer bir dosya vardı. Ara sıra kenara yerleştirilen gereksiz bilgi yumaklarından bu dosyaları biz de yapabiliriz. Sinema hakkında pek bilgisi olmayan biri için ilginç gelebilir, ama bilgisi olan biri için ne kadar gereksiz ve fuzuli bilgiler. Geçen ay da Harry Potter dosyası vardı; eğer hayranı değilseniz size ne kazandırdığını bir kendinize sorun. Bu arada her ay bir incelemesi bulmaktayız. Şahsım adına, hayal ettiğim bir dergideki uzun, akıcı ve oldukça bilgi verici olan bu yazıları sevmekteyim. Bu kadar sayfa arasında bu kadar az yer ayrılması üzücü gerçekten.

70–79. sayfalar: Yeni sezon adıyla gelecek filmler tanıtılıyor. Tabii ki gişe filmleri bunlar. Ekseriyetle geçen sayıda yeniden çekilen filmler vardı. Daha önce de bu bilgilerin yararsızlığından bahsettim, bir daha söylemeye gerek yok.

80–86. sayfalar: Michael Jackson video klipleri. Bol resim, boş bilgi. Sabah akşam haberlerde tekrar edilen şeyler; eğer seviyorsanız, zaten bildiğiniz şeylerdir; ilgilenmiyorsanız, size boş gelecektir.

87–93. sayfalar: Dünya sinema tarihi. Sanırım ilk kez düzgün bir konsept tutturulmuş; ancak bu sefer de kısa bilgiler var. Yararlı olabilecek türden bilgiler oldukça az.

Sonrası: DVD bölümü. Evet, hepimiz buradaki bilgilere bakarak DVD alıyoruz!!!

114 sayfası olan bir sinema dergisinde 10, bilemediniz 15 sayfa yararlı bilgi bulabilirsiniz. Peki, geriye kalan boş sayfalarda? Günümüz (artık eleştirmen gözüyle bakamıyorum) bu şekilde kalemini kapitalizme satan ve birkaç paragraf boş filmleri yazan, pespaye ve bir o kadar gereksiz anlayışı yansıtmaktadır. Empire Dergisi’ni bilenler bilir, sizce neden kapandı? O dergiyi hatırlayacak olursak, 3–4 sayı Indiana Jones bilgileri verdi. Peki, o derginin verdiği poster ve DVD’ler dışında çekici tarafı ne idi? Verilen DVD’lerin yeniden bir daha verildiğini hatırlatmaya gerek var mı? Sinema dergisinin 20 küsur sayfa DVD’lere yer ayırdığını gördüğümüz zaman şunu sormalıyız: “Ben bir ticari dergi mi alıyorum; yoksa bir Sinema Dergisi mi? Bu kadar sayfanın heba edilmesi akla yatkın olabilir mi?”

Şimdi bu kadar eleştirdin, çaldın çırptın, kendini parçaladın; bize nasıl bir alternatif sunabilirsin, diye sorabilirsiniz. Eski dergileri bulabileceğiniz birçok online alışveriş sitesi var. Jean-Luc Godard, Satyajit Ray, François Truffaut, Akira Kurosawa, Jean Renoir, Charlie Chaplin, John Ford, Federico Fellini adına belki çok büyük bir bilgi yok; ama bu büyük ustaların yapıtlarının incelendiği, eleştirildiği doyurucu bilgileri bulmak mümkün. Bu konuda ufkunuzu açacağından hiç şüphem yok. Şunu da sorabilirsiniz: “O zamanlar onların filmleri vardı, o yüzden ele alındılar.” Şüphesiz bir başka gerçek de bu, ben de size şunu sorayım: “Bu büyük ustaların filmlerini tüketebilmek mümkün mü?”

SanatLog.com’da yer alan Hitchcock’un Psycho incelemesine bir göz atın, ne kadarını tüketebilirsiniz ki? Bu film hakkında ansiklopediler bile yetersiz kalacaktır. Ancak bu hiçbir zaman yazılamayacağı anlamına da gelmez. SanatLog olarak ele almaya çalıştık, elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık. Bu denli ayrıntılı analizleri bir sinema dergisinde görmeniz mümkün mü? diye sorun. Bir Kurosawa incelemesi görmem mümkün mü? diye sorun. Bir Renoir incelemesi görmem mümkün mü diye sorun? Ben bunları tüketebilir miyim? diye sorun. Ben tüketmek için değil, kendimi geliştirmek, birikimlerimi paylaşmak ve bu konuda kayda değer birkaç söz söylemek için buradayım diyebilin. Sürekli tüketerek aç kalan Tantalos gibi değil; bilgiye aç, gelişimin farkında olan Prometheus gibi bu yola baş koyun…

Yazan: Kusagami
[email protected].com

Enter Google AdSense Code Here

Yorumlar

19 Yorum on "Popüler Kültür Analizleri (1) - Popüler Sinema Dergileri & Eleştirmenin İflası Üzerine Notlar"

  1. emin on Pts, 31st Ağu 2009 8:58 pm 

    oldukça karamsar bir yazı olmuş. ve biraz da suçlayıcı sanki..

    sinema bölümü olan bir üniversitedeki kitapçı, “elindeki film ve müzik kitaplarına” yüzde elli indirim yapmıştı. kitapçıyla konuştuğumda bilgilendim ki, en az satan kitaplarmış (müzik kitapları da keza öyle). indirimin işe yarayıp yaramadığını sorduğumda ise gayet açık olarak “yaramadığını” söylemişti. ki kendin de belirtmişsin, bu tür kitapları türkçeye çeviren yayınevi kapandı (tahminen battı).

    ayrıca bu durumu düzeltebiliriz. bu dergileri daha doyurucu yazıların bombardımanına tutabiliriz mesela. unutmayalım ki elbet bu sektörleri ellerinde tutan dinozorlar ölecek ve yerlerine kimbilir belki de biz geçeceğiz :)

    diğer yandan popüler kültür ürünleri geniş bir yelpazede olmalı ki, sektör gelişebilsin. beğenmediğimiz diziler, reklamlar, filmler sayesinde bu ülkede derviş zaim, zeki demirkubuz gibi adamlar film çekebiliyor. belkide yanılıyorumdur ama mahsun’un da bu sektörün canlılığına katkısı var.

  2. GamzE on Pts, 31st Ağu 2009 9:20 pm 

    Hocam ellerinize, emeğinize sağlık, çok ama çok güzel olmuş. Okurken neler hissettiğinizi çok iyi anladım, anlayanlara iyi cevaplar verilmiş, tebrik ederim. Umarım bir gün bunları tekrar yazmak zorunda kalmayız :) Müthiş bir çalışma hocam!

  3. seda toraman on Sal, 1st Eyl 2009 5:54 pm 

    Sinema Merkez dergisinde bazen klasiklerle ilgili yazılar çıksa da bunlar daha çok DVD tanıtımına yönelik oluyor, yani amaç pazarlama. DVD şirketleriyle anlaşıp ona göre yazılar yazıldığını düşünüyorum. Popüler bir dergiden daha fazlasını beklemek biraz iyimserlik olmaz mıydı?

  4. seran on Çar, 2nd Eyl 2009 2:59 am 

    Anlamlı bir yazı dizisi olacağa benziyor…

  5. kusagami on Per, 3rd Eyl 2009 9:59 pm 

    öncelikle emin hocam bazı noktalarda haklısın, oldukça gerekli olan bir şey de bu, sanatın endüstriyel olarak maddiyata olan ihtiyacı, bu yadsınamaz. ama eleştirdiğimiz nokta bu değil. bu eleştiri de, kendilerine sinema eleştirmeni diyenlerin siyad adı altında nerdeyse kısır ve bir o kadar sıradan yazılar yazmalarıdır. ama dergilerdeki içerikte çok büyük bir oransızlık var. aslında tam tersi bir durum olması gerekirken nerdeyse popülizme kaçarak, hatta buna rahatlığı seçmeyi de ekleyebiliriz, böylesine zayıf yazıların yazılmasıdır. ama bu dergilerde yazanlar şunu söylerse katılırım. ”bizler sinema eleştirmeni değiliz, bizler sinema yazarı da değiliz, bizler sadece kendi keyfimize göre pop-corn filmleri ele alırız o kadar,” işte bunu desteklerim.

    seda hocam, bence burda beklentiler değişebilir, şu anda kaç tane doğru düzgün sinema dergisi var. nerdeyse sıfır. bence bu içler acısı bir durumdur ve bu konuda bana göre derhal bir şeyler yapılması gerek. arz-talep meselesine gelince. maalesef insanımız da bilinçli bir izleyici değil, hatta bazen kendime sormuyor değilim, ”neden uğraşıyorsun ki, insanlar istedikleri gibi istedikleri filmleri izleyip dergileri okusunlar,” ama bu sefer, ”sanat filmleri anlaşılmıyor, yok çok sıkıcı, yok ne kadar saçma, derken düşünmek yerine sadece hazır olan alınıyor. bu da şimdiki sinema sisteminin istediği bir şey.

    eğer böylesine bir sanatla uğraşıyorsak ve hakkını veremeyeceksek, düşünmeyeceksek, çomak sokmayacaksak, sorgulamayacaksak, bence dergilerde yazan ‘eleştirmencik’lerden pek bir farkımız kalmaz.

  6. Selda on Pts, 7th Eyl 2009 6:39 pm 

    çoğuna katılıyorum. yozlaşmış, sanatın meta olarak alımlandığı bir ülkede sinema dergilerinin sanata ve sanatsal olana değer vermesi beklenemezdi zaten. ayrıca sanatla, sinemayla yakından ilgilenen biri dergilere değil kitaplara sarılacaktır, onlarla ufkunu açmaya çalışacaktır. elinize sağlık.

  7. Calderon De La Barca on Sal, 8th Eyl 2009 1:04 am 

    Tam yerinde bir yazı olmuş. Beraber tartıştığımız noktaların tıpkı bir izdüşümünü görmüş gibiyim. Eline Sağlık.

  8. kusagami on Sal, 8th Eyl 2009 7:37 pm 

    teşekkür ederim arkadaşlar. calderon hocam umarım en kısa zamanda izleyiciye düşen görevleri de istişare ederiz. :)

  9. Kubrick on Çar, 9th Eyl 2009 1:05 am 

    sinema dergileri yer verdiği filmler, hediye ettiği poster ve dvdlerle ortaöğretim öğrencilerine hitap ettiğini kanıtlıyor. internetin yaygınlaşması ile beraber okuyucu sayıları da epey düştü. büyük holdinglerin bünyesinde olanlar dükkanlarını kolay kolay kapatmaz ama özel şahısların elindekiler bir bir kapanıyor zamanla. kalite olmadı mı buna da şaşmamak gerekiyor.

  10. Zafer on Çar, 9th Eyl 2009 9:22 am 

    Sinemaya dönük sorunlar aslında sektörün olmayışı ile de ilgili. Yeşilçam’dan evrilip gelen sinema bünyesindeki eleştirmenleri de yozlaştırdı. Sağlıklı bir sinema sektörü olsaydı, öz kaynaklarına sahip çıkan bir anlayış mümkün kılınsaydı bu kadar sorun yaşanmazdı. Belki bu nedenle bu dergilerde Metin Erksan veya Yılmaz Güney yerine Harry Potter’lar filan var. Durum ortada. Yalnız beni en çok üzen bu kirlenmişliğin devam edecek oluşu…

  11. wherearethevelvets on Pts, 21st Eyl 2009 8:16 pm 

    Sevgili dostum, yazındaki fikirlerin çoğuna katılıyorum. Ama birçok yerinde “bana göre” bazı hatalar var. Affına sığınarak birşeyler yazmak istedim.

    “Sinemaseverler de bilir ki, sinemayı kavramak ve onun doğasını algılamak için sadece film izlemek yeterli değildir.” Bu bence de doğru; eğer amacınız bir sanatı derinlemesine algılamaksa tabi. “Kedi nasıl kasabı izleyerek kasap olamaz ise bir sinemasever de sadece film izleyerek gerçek anlamda bir sinemasever olamaz” Bu bence çok şanssız bir örnek olmuş. Sinema izlenerek “SİNEMACI” olunmaz (örn Tarantino). Ama sinemasever bal gibi olunur. Verdiğin örnekte kedi doğuştan etsever (sinemasever) dir. Eh, bazıları kasap olmak istemezse haklı görülmelidir.

    “Sanat filmleri anlaşılmıyor, yok çok sıkıcı, yok ne kadar saçma, derken düşünmek yerine sadece hazır olan alınıyor.” Burada sanat filmi derken ne kastedilmiştir anlamadım. Doğrusunu söylemek gerekirse tırnak içinde “sanat” filmlerinin çoğu gerçekten sıkıcıdır. Çünkü anlatılanı algılayabilecek zihinler için yapılmışlardır bu eserler. Yani sinemaya gelmeden önce okumuş, ezberlemiş ve öğrenmiş olan “sınırlı” kişiler için. Bu bahsettiğin yorum, sade bir zevke sahip bir izleyicinin ağzına yakışıyor. Yalnız, burada bir şeye dikkat çekmek istiyorum. İnsan belli bir estetik duyguyla dünyaya gelir. Daha sonraki deneyimleriyle bunu evriltebilir, duyumlarını terbiye edebilir. Biz buna “kazanılmış zevk” diyoruz. Yani kimse “minimalist” sinemaya hakim olarak doğmaz. Bu zevki edinebilmek için uğraşmak gerekir. Ama uğraşmayanlar da zorlanmamalıdır bence. “Sanat” filmlerinden hoşlanmayan biri, estetik zevke sahip değildir anlamına gelmez. Başka bir örnek; insan doğası müziği ve ritmi sever, ama opera dinlemek için bu zevkini eğitmesi gerekir.

    Bir başka umut kırıcı durum da verilen örneklerden kaynaklanıyor. Sanattan bahsetmesi gereken dergilerin söz etmediği sinemacılardan adı zikredilenler şunlar: Jean-Luc Godard, Satyajit Ray, François Truffaut, Akira Kurosawa, Jean Renoir, Charlie Chaplin, John Ford, Federico Fellini, Robert Bresson, Yasujiro Ozu, Kenji Mizoguchi, Marcel Carne, Alfred Hitchcock… Yani anladığım kadarıyla sinema denen sanat belli bir tarihten sonra hiç gerçekleştirilmemiş; çünkü bu örneklerdekilerin çoğu artık sanat hayatında aktif değiller. Bu bence yanlış bir tutum; hatta sinemasever olduğunu belirten çoğu kişinin düştüğü bir hata olarak görüyorum. Sinema kesinlikle “Klasikçilik”le karıştırılmamalıdır. Eğer “Nerde eski Ramazanlar” diyen dedelere benzersek hiç ilerleyemeyiz. Laf gene dönüp dolaşıp sanat için sanat mı, yoksa toplum için sanat mı sorunsalına geliyor. Bence sanat, ilk önce sanatçının kendisi içindir. Çünkü sanatın doğasında “kendini ifade etmek” yok mudur? Ben “bak şu sahneye patlama koyarsan daha çok beğenilir” diye düşünen bir yönetmenle “bak şu sahneyi şununla sembolize edersem daha sofistike durur” diye düşünen bir yönetmen arasında bir fark göremiyorum. İkisi de dıştan gelen bağlamlarla hareket etmektedir, biri daha kalitelidir diyemem. Sonuca bakarım. Onun dışında beni hiçbir şey bağlamaz. Ha bu popüler kültürün eseriymiş, yok klasik bir esermiş beni ilgilendirmez. Bunlar benim için bir şey ifade etmiyor çünkü.

    “Schopenhauer’in dediği gibi, resimden çok çerçeveyle ilgilenirler”. Bence bahsedilen kaliteli yönetmenler de bir çerçevedir. Sırf François Truffaut yönetmiş diye bir filmi izlemem. Bana ne ki ondan. Dediğim gibi, sonuca bakarım. Eğer aklıma yatmazsa “Kral çıplak” yaygarası cebimdedir. Gerçekten sanattan anlayan bir kişi, en ucuz bir filmden bile değişik anlatım farklılıkları yakalayabilir ve baştan “Bingo” olan isimlere yönelmez. Ben bu davranışı hep şuna benzetirim. En güzel çiçek olarak herkes gülü seçer. Ama çarkıfelek çiçeği hem daha güzeldir hem de daha güzel kokar. Ama gül klasiktir. Aman arkadaşlar kendimizi bu zincirlerden kurtaralım. İyi bir reset çekip yeni baştan programlanmak lazım. Kendi zevklerimizi kitaplardan veya dergilerden değil, kendi deneyimlerimizden edinelim. O yüzden, sinemasever olmak için bir şey okuyup zihni ona göre eğitmeye karşıyım. Çünkü her yerde (misal) Alfred Hitchcock için olumlu eleştiriler yazılacaktır ve bu sizi yönlendirecektir. “Herkes beğeniyorsa vardır bir bildikleri” diyerek zevk geliştirilmez. Yapılan eleştirilerde bir nebze bile negatif eleştiri yoksa ben bundan kuşkulanırım. Ortada mutlaka bir yönlendirme ve kendi kendini kandırma vardır. Henüz o derece mükemmelliğe ulaşamadı insanoğlu…

    Bilmiyorum beni bilir misiniz. Ben asla klasik sinemacı olmadım. Popüler kültürle de aram yoktur. Ama sitenin popüler kültüre karşı çıkmak amacıyla bu şekilde bir yola yavaş yavaş girdiğini görüyor ve üzülüyorum (en iyi film listesine bakıldığında bu daha da aşikar oluyor. Yeni yönetmenler tanınmıyor mu, yoksa göz ardı mı ediliyor?). Kusagami dostum, popülizme ben de karşıyım ama senin yazdığın şekildeki “elitizm”e de karşıyım. Ben hep “küçük” filmleri sevdim. “Bak senin için uğraşıp didinip küçük bir kek yaptım” demelidir bir film bana…

    Son bir örnek. Bir ilacın etki etmesi için prospektüsünü okumanız gerekmez! Eğer etkili bir ilaçsa zaten işe yarar. Eğer prospektüsünü okursanız (hastaların çoğu okur) orada yazan tüm yan etkiler gizemli bir şekilde ortaya çıkıverir nedense…

  12. kusagami on Pts, 21st Eyl 2009 10:51 pm 

    öncelikle eleştirilerin ve yorumun için çok teşekkür ederim hocam. bazı şeyleri aydınlığa çıkarmak için de verdiğin fırsattan dolayı ayrıca arigato gozarimaşta.

    öncelikle tarantino örneği ilk başta aklıma gelmişti, hatta kedi örneğini verirken bile bir arkadaşın çıkıp mutlaka burdan yakalayacağına emindim konuyu, ancak murat hocam oldukça dikkatlisin bu konuda. bu örneği verirken aklıma ilk gelen yönetmen zaten tarantino’ydu ancak o bile kendisinin yetişmesinde ya da sinemacılığının gelişmesindeki büyük rollerden biri olan (kendisi de sık sık dile getirmektedir) -ismini hatırlayamadığım için üzgünüm- bir eleştirmenden bahsetmektedir. sanırım salt film izlemek yine yeterli değil bana göre. eğer bir dahi -ki şahsım adına değilim- değilsek ve iyi bir sinemaseversek, okumaktan, kendimizi yetiştirmekten geri durmamalıyız ve bunu yapmamıza yardımcı olabilecek türkiye’de parmak sayısını geçmeyen nitelikte yazar var. (sinema dergilerindeki eleştirmenleri kastediyorum)

    yazım, açıkçası sinemayı bir eğlence, popcorn olarak gören ya da daha iyimser olmak gerekirse biraz amatör ruhla ilgilenenler için değil. eğer o şekilde bir bakış açısıyla bakarsak şunu da diyebiliriz; ”zevkler ve renkler tartışılmaz.” o halde bu yazıya da gerek kalmazdı sanırım. ama bana göre bunlar tartışılması gereken şeylerdir. belli bir kültür birikimine sahip herkes için, mona lisa tablosu ya da beethoven’ın ay ışığı sonatı ne ifade ediyorsa sinema da aynı şeyi ifade etmelidir. (farklı duygular hissetirmesinden söz etmiyorum, değerli bir şey olduğundan söz ediyorum, hemen örnekleyelim. mesela sıradan bir izleyici ile bir sinemasever (sinefil diyelim) arasında yurttaş kane gibi bir filmi algılama ve değerini anlama kapasitesi gibi.)

    klasisizm konusuna açıkçası katılmıyorum, bahsettiğim yönetmenlerin aktif olmaması sinemalarının incelenmemesi ya da filmlerinin ele alınmaması için geçerli bir sebep olamaz. ayrıca günümüz yönetmenlerinden birçoğunun bu kaynaklardan beslendiği aşikar. bana göre minimalizm denildiği zaman bir sinemaseverin salt n. bilge ceylan’dan bahsetmesi ya da kim ki duk filmlerini örneklemesi yeterli değildir. bresson, tarkovski, ozu sinemalarını bilmek zorundadır bana göre. işte o zaman minimalizmden açıkça bahsedebiliriz. eğer öz bir sinemasever kavramından behsediyorsak bunların bilinmesi, öğrenilmesi, okunması, eleştirilmesi, düşünülmesi en elzem şeylerin başında gelmektedir. diğer türlü düşünürsek bir sinemasever değil filmsever kavramı karşımıza çıkar ki bu da zaten burda tartıştığımız olgudur.

    hitchcock örneğine değinelim, bazı eleştirilerde dikkat edilirse üstadın kendisi de bazı filmlerini sevmediğini ve sevmeme nedenlerini açıklıyor. her filmi güzel olacak diye bir kaide yok, ya da tersini düşünelim, filmleri kötü olan bir yönetmenin başyapıt denecek türden tek tük filmleri de olacaktır. sanat zaten bu şekilde formülize edilemez. ama eğer kendimize bir bina kuracaksak işe çatıdan başlamayız, temelden başlarız (ciddi anlamda sinemaseversek). üstadları incelemek, bilmek gerekli değildir ama onları bilmek ve öğrenmek görüş açımızı değiştirecektir.

    bize küçük dilim kek sunan filmleri biz de afiyetle tadıyoruz, seviyoruz, bağrımıza basıyoruz. şahsım adına zaten günümüz sinemasından çok sevdiğim filmleri yazdım, eskilerden başyapıt ama sevdiğim filmleri de yazdım.
    zaten onları eleştirmiyorum. ya da kısaca şunu mu sormam gerek.

    harry potter serisini seviyor musunuz?
    twilight vb teenage filmleri seviyor musunuz?
    box ofice listlerine bakıp filmlere bu şekilde mi gidiyorsunuz?
    yaşantınıza hiçbir amaç katmayan, salt vakit geçirmek için film mi izliyorsunuz?
    sinema dergilerindeki yazıları zevkle mi okuyorsunuz?

    üzgünüm, siz halen bir sinemasever değilsiniz.

  13. wherearethevelvets on Sal, 22nd Eyl 2009 1:46 am 

    Aslında karşı olduğumuz şeyler aynı. Büyük bütçeli ve arkasında bir insan parmağı olduğunu bir türlü hissedemediğimiz filmleri kastediyorsun. Buna bir diyeceğim yok.

    Ama tarihi değerleri nedeniyle eski ustalara bu kadar takılmanın iyi tarafını göremiyorum. Swankmajer, Jodorowski, Guy Maddin ve her yerde nedense göz ardı edilen Ken Russell’ın sineması hangi ustadan miras alınmıştır? Her dönemin yenilikçi sinemacıları olmuştur, sadece bunları keşfetmek gerekiyor.

  14. kusagami on Sal, 22nd Eyl 2009 5:37 pm 

    eski (ama eskimeyen) usta tartışmasını sonraya bırakabiliriz ;) elbette ismini saymadığım birçok yönetmeni takdirle karşılıyorum ki bahsettiğim, saçma filmlere bir sürü sayfa ayrılması. swankmajerler de göz ardı ediliyor, godardlar da. üst düzey bir sinema izleyicisi zaten sayılan bu yönetmenleri çoktan keşfetmiştir. bu açıdan aynı kefedeyiz zaten. ;)

  15. wherearethevelvets on Per, 15th Eki 2009 11:09 am 

    Altyazı Ekim 2009 sayısı:

    İlk sayfa editörün önsözü, akabindeki 2 sayfa içindekiler…

    Özel haber bölümünde Elazığ’da eline verilen pimi çekilmiş el bombasının patlaması sonucu “şehit” düşen askerin sinema aşkı anlatılıyor.

    Bir sayfa kısa kısa haberler var: 15. Londra Türk Film Festivali, Fatih Akın’ın Venedik’te aldığı ödül, Alman sinemasından seçme filmler ve 4. Uluslararası Dadaş film festivali hakkında.

    Yine özel haber sayfasında Ortadoğu Film festivali yazısı var.

    Popüler kültür adına söylenebilecek vizyon filmlerinin tanıtımının yapıldığı ajanda bölümüne 7 sayfa ayrılmış.
    Daha sonra bu vizyon filmlerinden seçilen filmler hakkında yazılar var. Kapak konusu olan “İki Dil Bir Bavul” adlı Türk filmine 5 sayfa ayrılmış. Filmde bol ödüllü, doğu hizmetine giden bir ilkokul öğretmeniyle Kürt çocuklarının yaşadığı lisan sorununa değiniliyor. Film eğitim sistemine getirdiği eleştiriyle dikkat çekiyor.
    Popüler kültürden vizyondaki çizgi film “Yukarı Bak” için 3 sayfa ayrılmış.

    Söyleşi bölümünde, vizyondaki çok ödüllü Türk filmi “Uzak İhtimal”in yönetmeniyle yapılan röportaj var; 4 sayfa. Film bir müezzinle bir rahibenin arasındaki aşkı anlatıyor.

    Popüler kültürü besleyen iki film ardarda verilmiş. Aşkın 500 günü adlı romantik komediye 2, eksantrik yönetmen Kathryn Bigelow’un Irak savaşını kıyasıya eleştirdiği “Düşman Hattı” filmine 2 sayfa ayrılmış. Yine popüler kültür eseri olarak değerlendirebileceğimiz, Sam Raimi filmi Drag Me to Hell için 3 sayfa ayrılmış.

    Ve burada vizyon filmleri bitiyor; vizyon ötesi bölümü başlıyor (ki derginin çoğunluğunu bu oluşturuyor).

    Altın Portakal Film festivali’ne 5 sayfa ayrılmış. Festivalin yenilendiği, Uluslararası yarışma, belgesel gösterimi ve yan etkinliklerle zenginleştirildiği anlatılıyor.

    Fransız “Yeni Dalga” akımı hakkında antolojiye tam 12 sayfa ayrılmış (diğer kapak konusu). Gerçekten güzel filmlere değinilmiş.

    Filmekimi’nden seçme filmlerin tanıtıldığı bölüm 4 sayfa.

    Fact of Life (henüz çekilmemiş filmler tarihi) adlı belgesel için 3 sayfa ayrılmış.

    İki sayfa Saraybosna film festivali hakkında.

    Cin Aynası bölümünde Hasan Özkılıç’ın “Lataros Değirmeni’nde Üç Dakika” adlı kısa öyküsü var; 4 sayfa.

    Hemen sonrasında 2 sayfa Yeni Türk Belgeselleri hakkında yazı var.

    Kısa metraj bölümünde 2 sayfalık bir söyleşi var. Nurşen Bakır ile alternatif film yapma yöntemleri hakkında konuşulmuş.

    Daha sonraki 3 sayfalık DVD bölümünde Paradise Now, Başka Semtin Çocukları, Easy Rider, Factotum, Alfie ve Bernard&Doris filmlerinin yanında popüler diyeceğimiz eserler 2 adet: Watchmen ve Tetikçi II.

    Daha sonra 14 sayfalık eleştiri yazıları var. Popüler kültür eserleri Son Vampir, Günışığı Temizleme Şirketi ve Tıkanma yerin dibine sokulmuş! “Pontypool”, alt metinleri olan bir korku filmi; “Donmuş Irmak” soğuk ve mesafeli bulunmuş. “Hayatın Tuzu” adlı Türk filmi fazla can yakmamaya çalışılarak eleştirilmiş.

    En son tek sayfada çok gereksiz “yıldız” tablosu var.

    Reklamların olduğu sayfa sayısı 11. Burada Cinemá adlı Fransızca Sinema Salonu, 19. Caz Festivali, Derginin film promosyonu, Melekler ve Şeytanlar’ın DVDsi, bir dekorasyon firması, Filmekimi, Bursa İpek Yolu film festivali, Bianet adlı bağımsız iletişim sitesi, Proust hakkında yeni yayınlanan kitap ve bir oyunculuk atölyesi hakkında haberler var.

    Şöyle bir üstten bakıldığında, pek de umut kırıcı değil di mi? Bu da bardağın dolu tarafı.

  16. kusagami on Per, 15th Eki 2009 8:13 pm 

    altyazı dergisinin yazın çıkan sayısını aldığımı hatırlıyorum ve alma nedenim geniş bir jarmusch dosyasının olmasıydı. oldukça hoşuma gitti diyebilirim. gerisine sadece yüzeysel bir göz gezdirdim. şahsım adına şimdiki sayıda yeni dalga dosyası var ve sırf onun için bile alınabilir. dolu tarafı diyebilir miyiz bilemeyecem ama popüler dergiler içerisinde en ağza layık olan dergi olarak kayda geçtim. teşekkür ederim hocam, ayrıntılı bir şekilde yer verdiğin için.

  17. kemal on Pts, 12th Nis 2010 12:22 pm 

    Başka film dergisi yok, el mahkum, ya sinemayı alcan ya da onu da almıycan. Kıyıda köşedeki gazete kritikleri ile yetincen. İnternet sitelerinden bişey sipariş edip getirtmek zor. Çoğu kişi bi iki yazı okumak için bunla uğraşmaz. Medya patronları o kadar yemek ve araba dergisi bascakları yere az film dergisi bassınlar. Ayrıca sinema dergisi yeri geldiğinde eski yönetmenlere de yer veriyor.

  18. Orhan MİÇOOĞULLARI on Sal, 13th Nis 2010 9:57 pm 

    açıkçası bana göre bu bir bahane olamaz ya da olmamalı, çünkü bile bile lades demeye benziyor bahsedilen durum. bile bile, bu dergilerin saçma yazılarını okumak istiyorum demek, bu dergileri almayla eşdeğerdir. sonuçta bilgi çağında yaşıyorsak ve gerçekten amacımız sinema adına faydalı bilgiler almak, üretmek, paylaşmak ise bu konuda biraz araştırma yapılarak istenilen bilgiye ulaşılabilecektir. tabi bu bireyin tam anlamıyla eksikliğini hissettiği durumlara bağlıdır. yani kalkıp sinemanın özütünü kavramak ile köpüğünü yalamak arasında dağlar kadar fark vardır.

    popüler dergiler bize bu köpüğü fazlasıyla veriyor zaten, ihtiyacımız olan şey avatar gibi bir film hakkında bilgi edinmek ya da saçma sapan yapım öncesi ve sonrası diye adlandırılan gereksiz süreçleri okumaksa bu dergileri ben size seve seve öneririm. yok ben sinemayı ya da görüngülerini kavramak ve anlamak çabası içine düşmüş isem bence bu dergileri almak gereksiz.

    peki ne yapmalıyım? sorusu mantıklı bir soru. sanal alemde biraz araştırma yapılırsa istenilen bilgiye pekala ulaşılabilecektir. ve bu siber meydanda oldukça iyi yazan yazarlar mevcut. dergi almak niyetine düşülmüşse; modern zamanlar, yeni sinema (60′lardaki sayıları gittigidiyor’da bulunabiliyor), 25. kare eski sayıları da gittigidiyor’dan alınabilir vs. gibi bir çok -belki de adı duyulmamış- iyi kaynaklara ulaşılabilmektedir. bence bu çok daha bireysel bir mesele, bu kişinin ne isteyip ne istemediği arasında vermesi gereken bir karardır.

  19. kaan özaydın on Cum, 11th Mar 2011 3:17 am 

    kısacası internet varken sinema dergisine ne gerek var tüm bilgileri internetten elde ediyoruz zaten diyen bir yazı olmuş..

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz...
Yorumunuzda avatar çıkması için gravatara üye olmalısınız!