SanatLog-Emel Yuna Söyleşisi
Ocak 12, 2026 by Editör
Henüz ilk romanı Soytarı Vodvil ile Türk Edebiyatına parlak bir giriş yapan Emel Yuna ile yaptığımız söyleşi gerçekten de keyif verici bir deneyimdi. Söyleşinin kanımca en sevindirici tarafı, yazar Emel Yuna’nın yeni romanını bitirme aşamasında olduğunu öğrenmemdi. SanatLog olarak, edebiyat dostlarının Soytarı Vodvil’i mutlaka okumalarını tavsiye ediyor, Emel Yuna’ya da uzun bir edebiyat yaşamı diliyoruz. Hakan Bilge
SanatLog: Öncelikle, SanatLog okuyucuları için kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?
Emel Yuna: Uzun süredir Antalya’da yaşıyorum. Hayat arkadaşım ve oğlumla birlikte sakin, sade bir yaşantım var. Birkaç yıl önce sektörel iş hayatını bıraktığımdan beri, yalnızca sanata ve ilgi alanlarıma ayırabileceğim bol vakit fırsatını elde edebildim. Edebiyat tutkum alfabeyi söktüğüm sıralar yaşamıma giren kitaplarla başladı diyebilirim. Yaşamı anlamakla ilgili coşkulu merakım daima zirvede seyrederken yazmak deneyimi yeni sayılır. Kendiliğinden gelişen süreçte birdenbire ortaya çıkıverdi ilk kitabım. Sonra hoşlanmaya başladım cümlelerin dansına aktif olarak da eşlik etmekten. Bugünlerde aynı spontanlıkla yaşamıma giren resimle haşır neşirim. Desen ve renklerin melodisinde de salt izleyen olmanın ötesine cüret ettim kendimce. Böylece, benim için uçsuz bucaksız ve heyecanlı, dışarıdan bakılınca pek de dinamik görünmeyen bir yaşantım var.
SanatLog: Yazarı “dünyayı yazmak için yaşayan bir gözlemci” olarak tanımlarsak, dünyayı kayda geçirenlerin “farklı” bir dünyada yaşadıklarını varsayabilir miyiz? Sizce yazmak/yazar olmak nasıl bir duygu?
Emel Yuna: Aslında herkes kendi farklı dünyasında yaşar. Aynı olduğunu düşünmek fazla yüzeysel bir bakış açısı olur. Bireysel özgünlüğün, kişisel algı ve duyumsamaların paylaşılması noktasında tercih edilmiş, eylemsel bir mahremiyet ortalık yere seriliyor. Kayda geçirenler kayıt tuttuklarının havasını soluyarak deviniyorlar sonuçta. Yaşamla kurulan ilişkideki seçim meselesi şeklen değiştiriyor yolculuğu, elbette aynı trende. Benim yazar olmak, o olmak, bu olmak gibi sınırlandırdığım bir dünyam yok. Kendim olmakla ilgileniyorum. Bu da içinde edebiyatı barındırıyor, sanatla büyüyor, ne mutlu bana.
SanatLog: 2007’de yayımlanan ilk romanınız “Soytarı Vodvil” basında olumlu eleştiriler aldı. Bu kitaba “kaybedenlerin öyküsü” olarak bakabilir miyiz?
Emel Yuna: ‘Soytarı Vodvil’ kaybeden görünen kazananların öyküsüdür. Kendini kazananların. Ne vakit, nereden edinildiği bile hatırlanmayan şartlandırılmaların, manipüle edilmişliklerin, yanlış anlamaların, zihinsel ve duygusal yararsız bağımlılıkların kaybedilmesiyle kazanılan zafer. Evrilmek takıntılarla sürdürülemez. Zaman, mekan, fikirler, duygular değişir, gelişir. Kaybetmenin haliyle zorlu sürecinde geçirilen süre pek sevimsiz olsa da, sıçranan özgürlük sathı değiştirilen yaşamla kıyas dahi kabul etmez.

SanatLog: “Soytarı Vodvil”in yakın tarih ile bağlantısını kısaca değerlendirir misiniz?
Emel Yuna: Roman karakterlerinin iç devinimleri, Türkiye’de özellikle 1980 sonrasının ehlileştirme politikasının kıskacındaki yaşam durumlarıyla paralellikler arz ediyor. Artık aşikar olan, ancak uzunca bir zaman başa çıkmanın bir yolu olarak başvurulan isyan duygusunun da gölgelediği oyun içinde oyunlarda, farkında olmadan rol alan bireyler kısırdöngü kapanlara hapsedilip yıllarca sömürülmüştür. Bugünse farklı olan şudur ki, kuklacı kim, ip nerededen ziyade, kukla olmak kukla olmaktır, ipin nereye uzandığı meselesi laf-ı güzaftır noktasında bilinçler. Kralın çıplak olduğu, adının korku olduğu, hangi kapının arkasından kimin böö! yaptığı, mizahi bir temaşadır artık. İşte bu sahne Soytarı Vodvil sahnesi.
SanatLog: “Siyasi figür” ile “soytarı” arasında yakınlık kuruyor musunuz?
Emel Yuna: Külli siyaset sahnesi tüm soytarılarıyla yakinen vodvil sahnesini çağrıştırıyor. Kukla ve kuklacıların masumluğu eşdeğerdedir, oyuna gelmeyelim.

SanatLog: Romanınızın karmaşık anlatı tekniği ile romandaki gel-gitli, bulanık karakterler arasında bir bağ kurmak mümkün mü?
Emel Yuna: Karakterlerin iç dünyalarının kaosu doğal olarak karmaşık addettiğiniz anlatımı gerektirdi. Bulanık yaşamlarını berraklaştırma yolundaki figürlerin zaman mekan boyutu çerçevesinde örüldü kurgu.
SanatLog: Dünya tiyatro sahnesindeki soytarıların Yeni Yıl’a savaşla, kanla girdiğine bir kez daha tanık olduk. Bir yazar olarak bu cehennemden bir çıkış yolu görüyor musunuz?
Emel Yuna: Bir an, tek bir an silahını, cephanesini kuşanmış zat’ın durup da, hiç olmadığı kadar samimi bir merakla kendine ‘ne yapıyorum ben ve ne için’ diye soracağı günü bekliyorum! Olan bitene içim yanıyor, ancak kısa duvarın arkasından, bir daha asla bilincimi bulandırmadan bakmayı yeğliyorum. İnsanlık çok çekti bu oyunlardan. Olası diye sunulan siyasi çözümler, isyan kışkırtmaları, tam da amaçlarına giden yola bir taş daha döşeyecektir erk vampirlerinin. Gücümü vermiyorum, kimse vermese kimi neyle korkutacaklar? Belki fazla romantik, hatta ütopik duruyor biliyorum. Ama gerçeğin bu olamayacağını kim öğretti?
SanatLog: Şu anda üzerinde çalıştığınız bir kitap var mı?
Emel Yuna: Evet, yeni bir romanım var çalıştığım. Bitti sayılır, ancak henüz vedalaşamadım. Orasını burasını çekiştiriyorum bazen, bazen küsüp yayınlamamakla tehdit ettiğim oluyor, cebelleşip duruyoruz. Hazmı tamamlandığında yayına hazır olacak.
SanatLog:Klasik bir soruyla bitirelim isterseniz: Okuduğunuz, yararlandığınız belli başlı yazarlardan ve ilgi alanlarınızdan bahseder misiniz?Emel Yuna: Eserlerini çok sevdiğim Phillipe Sollers, Tom Robbins, Kurt Vonnegut, Jean Cocteau, Luis Borges, Nietzsche, Oğuz Atay, Özdemir Asaf, Nazım Hikmet, Murathan Mungan, Adalet Ağaoğlu, Khalil Gibran ilk aklıma gelen isimler… Maurits Cornelis Escher’in muazzam desenlerine, El Greco’nun ışığına, Amadeo Modigliani’nin ruhuna, Handan Şişiner’in özgün çığlığına ve Rahime Halide Soysal’ın renklerine aşığım. Ferzan Özpetek, Darren Aronofsky, David Lynch, Tim Burton, Luc Besson sineması izliyorum. Senfoni, soft rock, etnik ve alternatif müzik dinliyorum.
SanatLog: Keyifli bir sohbetti. Çok teşekkür ederiz.
Emel Yuna: Benim için de keyifti, ben teşekkür ederim.
Söyleşiyi Gerçekleştiren: Hakan Bilge
SanatLog-Giovanni Scognamillo Söyleşisi
Aralık 24, 2026 by Editör
Filed under Giovanni Scognamillo, Manşet, Röportajlarımız, Sanat, Söyleşiler, Sinema, Türk Sineması, Yakın Dönem & Günümüz Sineması
Sinema tarihçisi ve yazar Giovanni Scognamillo SanatLog’u kırmadı ve aşağıdaki mini-söyleşi gerçekleşmiş oldu. Kendisine tekrar çok teşekkür ediyoruz. Ömrü uzun olsun…
SanatLog:Vampir mitosu ekseninde Dracula ile ilgili toplumsal-siyasal açıdan ilginç tespitleriniz var. Stalin ve Hitler gibi siyasileri Dracula olarak tanımladınız. Ama Dracula olacak denli zeka ve karizmaya sahip olmadıklarını dile getirdiniz. Günümüz siyasilerini –özellikle dünyanın önde gelen liderleri açısından– de bu açıdan değerlendirmek mümkün müdür?
Giovanni Scognamillo: Dracula ilkin çok satan ve klasikleşen bir romanın anti-kahramanı oluyor; sonra ise, yılların geçmesi ile bir mitosa dönüşüyor. Dracula ve en ünlü temsilcisi olduğu kan emen Vampirler ise bir simge niteliğindedirler, zorbalığın ve sömürünün simgesi ki Karl Marx da Vampir dediğinde sömürücü anlamında kullanıyor. Tarih boyunca dünyanın kaderini ellerinde tutan çoğu liderler ve ülkeleri çoğunlukla “özgürlük” adına baskıcı ve sömürücü oldular ve Beyaz Adam beyaz olmayanları yüzyıllar boyunca sömürdü. Ünlü Apaçi reisi Geronimo’nun sorduğu bir soru var: “Neden beyaz adam her yeri almak istiyor?” diye. Yanıtı da tektir: “Sömürmek ve sömürünce güçlenmek için.” Günümüzde olsun, tarih boyunca olsun, güçlü konumunu korumak isteyen her ülke lideri sömürüye başvurdu ve başvuracaktır; çünkü sistem öyle çalışıyor.
SanatLog: Yeşilçam’ı sinema tarihimiz açısından bir milad olarak kabul edersek, günümüz Türk sinemasını bir mukayese ile nereye konumlandırırsınız?
Giovanni Scognamillo:Doğrudur, Yeşilçam sineması bir milad; günümüzün Türk sineması ise, başarılı filmleri ve gişe rekortmenleri ile, halen kendini arayan, Yeşilçam’da çokça eksik olan temelleri kurmaya çalışan bir sinemadır. Yeşilçam bir endüstri olamadı, ihtimal 2026’li yılların Türk sineması da pek olamayacak. Sorun en son teknikleri edinmek değildir, sorun geçerli bir sistemi (yapım, gösteri, dağıtım) oturtmak ve beslemektir, finans kaynaklarını temin edebilmektir, bir dış pazara sahip olabilmektir. Sinema ne bir heves ne de bir maceradır, sinema yüce bir sanat –ve çok masraflı bir sanat– olmakla birlikte kendi başına bir sanayidir ve başarılı olabilmesi, devam edebilmesi, ülkesine özgü bir çizgi ve içeriğe sahip olabilmesi iktisadi kurallara ayak uydurmasına bağlıdır. Yeşilçam, enflasyona alışık bir ülkede enflasyonist bir sinema oldu, kendi kendini beslemeğe çalıştı, sağlam temeller ve sermaye birikimi oluşturmadı, dış pazarlara çıkamadı ve sonuçta kendi kendini yedi. Kanımca son bir iki yılda görülen film sayısının artışı, sağlıklı bir gelişim yerine çokça keyfi bir abartıdır; hatta ilerisi için tehlikeli bir abartı.
SanatLog: Fantastik literatürün ve bilimkurgu yapıtlarının günümüz sinemasındaki yeri nedir?
Giovanni Scognamillo: Sinema taa Georges Melies’ten başlamak üzere her zaman fantastik ve bilimkurgusal oldu, kullandığı teknikler buna uygun düştükleri için, bunların sayesinde tüm hayalleri, boyutları ve dünyaları yaratabildiği için, pek çok kaynaklardan (edebiyat, çizgiroman) ilham alabildiği için. Bugün başta Hollywood sineması olmak üzere fantastik ve bilimkurgu türleri daha da bir önem kazansalar da cilalı ürün standardını pek aşamadıkları, içerikten çok bol dijital efektlere bağlandıkları, böylece birer “görsel şölen”in ötesine gidemedikleri ortada.
SanatLog: Dünya sineması açısından bugünkü Türk sinemasının konumu hakkında söyleyecekleriniz nelerdir?
Giovanni Scognamillo: Dünya sineması Türk sinemasını ne denli tanıyor acaba ve Türk sineması kendini dünya sinemasına ne denli tanıtıyor, global sinemaya neleri katıyor? Yeşilçam dönemi Türk sineması, çeşitli yabancı festivallerde aldığı çokça ödüllere rağmen, dünya pazarlarını değerlendiremedi, onlarla beslenemedi, bir “mutlu azınlık”ın bildiği bir sinema kaldı. Bugüne baktığımızda durumda pek bir değişiklik yok, dış Pazar halen bir “ihtimal” kalıyor, gereken geniş çaplı tanıtım yapılamıyor ve her şeye rağmen sinemamız bir “meçhul” veya “yeteri ile bilinmeyen, izlenmeyen, yazılmayan” bir sinema kalıyor, az sayıda birkaç ödüllü yönetmenin dışında. Öte yandan, çuvaldızı kendimize batıracaksak, 2026’li yılların Türk sineması evrensel olabilmek için, kendi sınırlarını aşabilmek için yeter derecede ilginçlikler ve gerçekler sunuyor mu? Deniliyor ki evrensel olabilmek için ulusal olmak gerekiyor. Gerçek bu ise sinemamız gerçeklerimizi ne denli evrenselleştirebiliyor, ne denli dünyasal bir boyuta yerleştirebiliyor?
SanatLog: Levanten olmanın avantajlarını yaşadınız mı? Levanten olmanın avantajları / dezavantajları var mıdır?
Giovanni Scognamillo: Levanten olmanın dezavantajlarını görmedim, yaşamadım çünkü Levanten olmayı bir sorun olarak hiç kabul etmedim. –ki zaten değildir– Aksine çift kültürlü olmanın avantajlarından her zaman yararlandım.
SanatLog: Son olarak sevdiğiniz, ilham aldığınız yazarlardan, kitaplardan, yönetmenlerden ve filmlerden örnekler verir misiniz?
Giovanni Scognamillo:Çok uzun bir liste olur; çünkü bir yazar, bir okur ve bir izleyici olarak daima çokça konu ile ilgilendim ve halen ilgileniyorum. Klasik edebiyat beni her zaman etkiledi. Fantastik edebiyat da öyle, Poe ve Lovecraft ustalarım oldu, çizgi romanlar bana değişik boyutlar sundu ve sinema benim için her zaman bir eğlence değil de ciddi bir yaşam şekli oldu, sinema yazarlığı ise bir heves değil, çok ciddi ve sorumluluk taşıyan bir uğraşı. İlle de adlar vereceksem… Chaplin, Eisenstein, Orson Welles, Jean Renoir, Fritz Lang, William Wyler, Visconti, Fellini, Truffaut ve saire ve saire ve saire…
Söyleşi: Hakan Bilge



