Edmund Spenser

Temmuz 3, 2026 by  

Filed under Biyografi, Edebiyat, Kitaplar, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

Edmund Spenser 1552 yılında Londra’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Maddi güçleri kısıtlı olsa da Spenser ailesinin yardımı ve kendi çabalarıyla daha en başından çok büyük işler başarmıştır bile; öyle ki Merchant Taylors Okulu’nda Latince, İbranice, Yunanca ve müzik öğrenimi görmüştür ve daha sonra gittiği Cambridge Üniversitesi‘nde okurken, okul giderlerini karşılayamadığı için bir yandan da çeşitli işler yaparak geleceğini aydınlatacak olan ışığı söndürmemek üzere çalışmıştır. Cambridge’de aldığı eğitim, Eski Yunan ve Roma klasiklerinin yanı sıra, eski ve çağdaş İtalyan, Fransız ve İngiliz edebiyatını da tanımasını sağlamıştır.

Edmund Spenser

1580 yılının Temmuz ayında Spenser, İrlanda’ya, Arthur Lord Grey de Wilton’un vekili olarak gitmiştir. Sonra İkinci Desmond Ayaklanmasında (Second Desmond Rebellion) İngiliz birliklerinde görev almıştır. İsyancıları bozguna uğrattıktan sonra Munster Plantation’da Elizabet döneminde el konulan County Cork’taki topraklarla ödüllendirildmiştir.

Edmund Spenser’ın İngiliz edebiyatına olan katkılarına bakacak olursak envai çeşit başarılarla karşılaşırız. En iyi başarısı işte bu eserdir, işte şu çalışmadır demektense bu ustanın tüm başarılarını en iyi olarak almamızda hiçbir mahzur görmüyorum. Çünkü onun eserleri dini ve hümanistik özellikleri güçlü bir şekilde barındırır ama bir o kadar da eleştiri niteliğinde Elizabet İngilteresinin yurtseverliğini yansıtır. Eserleriyle hem teknik hem de sanatsal anlamda ilgi çekmiş olan Spenser usta aynı zamanda “Spenser Tarzı Sone”nin (Spenserian Sonnet) mucididir.

Spenser's Poetry

1579′da The Shepherdes Calendar (Çoban Takvimi) adlı şiir kitabı yayımlanır. Bu yapıtında Spenser yaşam ve aşk konusundaki düşüncelerini dile getirir. Spenser bu kitabı yazarken pastoral şiir sanatı daha yeni kabul edilmişti ve çobanlarla ilgili, ideal çoban olmakla ilgili, hem mecazi hem ahlakla ilgili yergilerde bulunulup hiciv sanatıyla bezenirdi pastoral şiirler.

En ünlü ve kendi tarzını yarattığı sonesi Periler Kraliçesi (Faerie Queene) çok beğenilir hatta 1595′te Faerie Queene’in üç cildi daha yayımlanır. Spenser’ın evlilikle sonuçlanan aşkını dile getirdiği Epithalamion (1594) ve Amoretti (1595) başlıklı derlemelerde yer alan soneleri, Yunan tanrıçalarının dev ejderhalarla büyülü şatolarda ormanı paylaştığı yerde Yunan perileriyle, Hıristiyan melekleriyle anlatılan birçok mitoloji hikâyeleriyle bitirilmemiş kinayeli destanı Faerie Queene’in önceden belirtisidir.

Faerie Queene

1591′te yayımladığı, saray yaşamı üzerine bir yergi olan hayvan öyküsü Prosopopoia or Mother Hubberd’s Tale (Prosopopoia ya da Hubberd Ana’nın Öyküsü) toplatılır. Bu eserin toplatılmasının sebebi oldukça açıktır. Hayvan yaşamıyla saray yaşamını kinayeli bir şekilde bağdaştırdığından sarayın tepkisini çekmiş ustayı durdurmanın tek yolu yine ve her zaman yapıldığı gibi eserlerini toplatmak olmuş, belirgin bir şekilde güneş balçıkla sıvanmaya çalışılmış; fakat bunu başaramamışlardır.

Spenser’ın başarısına ne eserlerinin toplanmasıyla ne de kaleminin elinden alınmasıyla engel olunabildi, o yine başarılı kaleminden eserleri serpiştirdi; ancak yakın arkadaşı Sir Philip Sidney’in ölümü üzerine 1596′da Astrophel olarak bilinen bir ağıt yazdı. Acısını dile getirmenin en güzel yolunu bulmuştu; nasıl ki müthiş evliliği için soneler yazdıysa, duyduğu üzüntüyü yine kalemiyle bir ağıt yazarak paylaştı.

Diğer bir yandan askeri görevlerine devam etmekteydi. İrlanda Ayaklanması’nda Kilcolman’daki şatosu yanmış, bunun üzerine Edmund Spenser, Cork‘a yönetici olarak atanmıştı ve İrlanda’daki durum konusunda bilgi vermek için gittiği Londra’da hayatını kaybetti (1559), geride muhteşem eserlerini bırakarak…

Yazan: Gamze Kuzu

İngiliz Edebiyatının Usta Kalemi Geoffrey Chaucer

geoffrey chaucerGeoffrey Chaucer (yaklaşık 1341–1400) İngiliz yazar, şair, filozof, siyasetçi ve diplomattır. Bu kadar çok yönlü oluşu onu unutulmaz, edebiyatta üzerine konuşulmaya değer kılan özelliklerinden biridir. Shakespeare öncesi İngiliz edebiyatının en büyük şairlerinden biridir Chaucer. Ayrıca, edebi çevrelerce İngiliz edebiyatının babası olarak da nitelendirilir. Öyle ki İngilizlerin “bizim Homeros’umuz”, “bizim Goethe’miz” sözleriyle övdükleri kişinin ta kendisidir. Hem edebiyat alanında hem de dil alanında çağının gereksinimini karşılamış hatta daha da öteye gitmeyi başarmıştır. Anglo Saxon devri sonrası sadece köylüler tarafından konuşulan İngilizceyi, Fransızca kelimeler ile geliştirerek sadeleştirmiş ve günümüz İngilizcesine daha yakın bir dil elde etmiştir. İngilizceyi ayakta tutmuş, yaşatmıştır.

İlk yıllardaki eğitimine ilişkin bilgi yoktur, oldukça varlıklı bir ailenin soyundan gelmesi, saraya yakın olmasından ötürü kendisi diplomatlık yapmıştır. Hayatında göze çarpan olaylardan bir tanesi ise katıldığı Reims kuşatmasıdır.

 chaucer_knightChaucer 1359′da III. Edvvard’ın ordusuyla Fransa’ya gitmiş ve Reims kuşatmasına katılmıştır. Savaşta tutsak düşmüştür fakat 1360′ta Kral III. Edvvard fidyeyi ödeyerek Chaucer’ı kurtarmıştır. 1367′de kralın hizmetine giren Chaucer 1368′de şövalye adayı olmuştur. 1370′lerde diplomatik görevle Flandre, Fransa ve İtalya’ya gitmiştir, bu sebepten ötürü eserlerinde Fransız ve İtalyan edebiyatlarının etkisi görülür. Fransızcayı ve dönemine özgü ortaçağ İngilizcesini çok rahat konuştuğu, gündüzleri diplomatlık yapıp geceleri kitap okuyarak kendini geliştirdiği bilinir.

Chaucer ilk şiirlerini saray çevresinin beğenileri doğrultusunda ve Fransız şiirinin etkisi altında kalarak yazdıysa da, sonraları kendine özgü bir üslup oluşturmayı başardı. Chaucer’ın ilk özgün yapıtı The Book of the Duchesse’dır (yaklaşık 1370; “Düşesin Kitabı”).

Kimi eleştirmenlerce en duygulu ve derin yapıtı olarak değerlendirilen Troilus and Khryseis’i (“Troilos ve Khryseis”) Boccaccio’nun Fdostrato’sundan esinlenerek 1380′lerde yazdı. 8.239 dizelik bu şiir, Truva Savaşı sırasında yaşanan mutsuz bir aşk öyküsünü anlatırken, insanların özgür istemlerini ve kararlılıklarını dile getirir.

Chaucer’ın 1390′lardaki en önemli yapıtı ise The Canterbury Tales’dir (“Canterbury Öyküleri”). Chaucer bu manzum yapıtını, Aziz Thomas Becket’in Canterbury’deki mezarını görmek üzere Londra’dan yola çıkan 30 kadar hacının, yolda hoşça vakit geçirmek için birbirlerine anlatacakları toplam 120 öyküden oluşturmayı tasarladı. Canterbury Tales’den günümüze dört tanesi bitmemiş 24 öykü kalmıştır.

canterbury hikayeleriYapıtın giriş bölümünde hacılar tanıtılır. Aralarında bir şövalye ile uşağı, avlanmayı seven bir keşiş, rahibe, doktor ve kaptan gibi toplumun çeşitli kesimlerinden gelen kişiler vardır. Anlatılan öykülerde sık sık ironi kullanılmıştır ve sadece üç eserde ironi kullanılmamıştır. Bunlar ‘Knyght, Persoun of a toun, Plowman’dir. Bu öykülerin en etkiletici olanları Prioresse, yani rahibenin hikâyesidir ki bu hikâyede rahibe yapması gerekenleri yapmaz, olması gerektiği gibi değildir; aristokratik yaşama özentisi, rahibede olması gereken özellikleri taşımaması en belirgin özellikleridir. Diğer göze çarpan hikâye ise The Wyf of Bathe geleneksel, o çağda yaşayan kadına uymayan davranışları, özel hayatı bakımından topluma ve ahlak değerlerine uymayan yapısıyla ironinin derinlemesine kullanıldığı diğer öyküdür.

Chaucer’ın yarattığı kişilere çağını aşan bir gerçekçilik, mizah ve hoşgörüyle yaklaştığı bu yapıt, hem eğlendirici hem de eğitici niteliktedir. Gerçek karakterler hakkında yazıp toplum düzenini eleştiren ilk yazar ve şairdir. Chaucer döneminin aksine din dışı, günlük yaşamla alakalı konuları işlemiş, eserlerinde ünlü, kahraman ve soylu insanların yerine sıradan, çeşitli sınıflardan insanlara yer vermiştir. Bol bol ironi yapmış, taşlama ve alaydan yararlanmış ve o güne kadar süre gelen aliterasyon geleneğini bir kenara bırakıp kafiyeyle şiir yazmıştır.

Chaucer’ın başlıca özellikleri konularının değişkenliği, üslubu ve insan doğasının karmaşıklığını yansıtmadaki ustalığıdır. Genellikle Latincenin kullanıldığı bir dönemde Ortaçağ İngilizcesi ile yazması da önemli bir yeniliktir. Öykülerine sinen ince mizah yer yer güldürüye dönüşür. Ne var ki, çok temel ve önemli düşünsel sorunları da irdelemekten geri kalmaz. Bedensel aşkı konu edindiği gibi, tanrısal aşkı da tutkulu bir biçimde dile getirir. 2.000 dizeyi aşan The House of Fame (yaklaşık 1380; “Ün Evi”) ile The Parliament of Fowls (yaklaşık 1380; “Kuşlar Meclisi”), ünlü şiirleri arasındadır.

Chaucer

Chaucer belki de bir insanın yapamayacağı şeyleri yapmış, cesaretiyle, anlatımıyla, katkılarıyla yeri doldurulamaz bir mevki edinmiştir. Yaşamına çeşitli alanlarda yön vermiş, fırsat bulamasa bile kendini olabildiğince iyi yetiştirmiş, edebiyata yeni bir nefes olmuştur. Chaucer’ın mezarı Londra’da, devlet adamları ve şairlerin gömüldüğü VVestminster Abbey’dedir.

Diğer Yapıtları

The House of Fame (1380)
The Parliament of Fowls (1380)

Kitapları

Canterbury Hikayeleri, Yapı Kredi Yayınları, Nisan 2026
Canterbury Hikayeleri Genel Prolog, Gündoğan Yayınları, Ağustos 1993

Alıntı Sözler

İşte hiç mi hiç kararmayacak dört köz: Övünme, hırs, öfke, bir de yalan.

Erkeği evinden kaçıran damın akması, bacanın tütmesi ve karının çenesidir.

Acılar ve sevinçler, birbirine komşu.

Haset, hiç kuşkusuz en büyük günahtır; çünkü bütün öbür günahlar sadece bir erdeme karşı günah işler, oysa haset her türlü erdeme ve bütün iyiliklere karşıdır.

Yazan: Gamze Kuzu

Nazım Hikmet Ran

Mart 3, 2026 by  
Filed under Biyografi, Edebiyat, Manşet, Sanat, Ustalara Saygı

Nazım Hikmet Ran 15 Ocak 1902, Selanik doğumludur. Ailesini incelediğimizde, toplumda tanınan birçok insanla karşılaşırız. Babasının babası, şair Nazım Paşa ve eşi İstanbulludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa, valiliklerde bulunmuş, özgürlükçü bir insandır. Babası, İttihatçılar devrinde Matbuat Müdürlüğü ve Hamburg Başşehbenderliği yapmış, Hikmet Beydir. Sonradan ticarete atılan Hikmet Bey, zarar edince gazete idare müdürlüğü yapar ve daha sonra Kadıköy’de Süreyya Paşa sinemasının müdürü olur. Uzun yıllar gazete yazarlığı yapan oyun yazarı Celalettin Ezine, Nazım Hikmet’in halasının oğludur.

Annesinin büyükbabası Mustafa Celalettin Paşa, Borjenski soyadlı bir Polonyalıdır. Ancak Slav ırkından değil, Gagavuz denilen Hıristiyan Türklerindendir. Daha Polonya’dayken Türkçeyi lehçeleriyle bilen Borjenski, Türkoloji bilgini, askeri mühendis ve topografya ressamıdır. Bir gruba katılarak yurdumuza gelir ve müslüman olur. Ömer Paşa’nın kızı Saffet Hanım’la evlenir. Oğulları Enver Paşa, Türkçeye özelliğini kazandırma savaşının önderlerinden, ünlü bir dil uzmanıdır. Önemli görevlerle Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da bulunur. Fakat asıl Tisalya’daki Golos kumandanlığıyla anılır. Son dönemlerinde Erenköy’de özel bir lise açmış ve çok öğrenci yetiştirmiştir.

Enver Paşa, Nazım Hikmet’in annesi ressam Celile Hanım’ın ve yine ressam olan teyzesi Sara Hanım’ın babasıdır. Enver Paşa’nın Mehmet Ali adında yetenekli bir mühendis, ressam ve şair olan oğlu, çocuk yaşta gönüllü olarak Balkan Savaşı’na katılmış ve Çanakkale’de şehit olmuştur. Nazım Hikmet, özellikle bu dayısının etkisi altında kalmıştır.

Berlin Kongresi’nde, Osmanlı Devletinin temsilciliğini yapmış olan Müşir Mehmet Ali Paşa da Nazım Hikmet’in anneanne tarafından büyük dedesidir. Mehmet Ali Paşa, Hügönot asıllı Alman’dır. Aslında Protestan mezhebini kabul ettiği için Almanya’ya göçen Fransızların soyundandır. Karl de Troi ailesinden ve Magdeburgludur. On iki yaşındayken okul gemisiyle İstanbul’a gelmiş ve Kızkulesi açıklarında kendini denize atmıştır. Kızkulesi’nin bekçisi tarafında kurtarılmış, çeşitli olaylara sebep olduktan sonra ünlü Sadrazam Ali Paşa onu korumasına almış ve Mekteb-i Harbiye’de okutmuştur.

Mehmet Ali Paşa hoşsohbet, şakacı bir insandır. Orduda yaşama düzeyini yükseltmiş, Avrupalı tarzı özenli giysi, çatal, bıçak gibi yenilikler getirmiştir. Kızı Leyla Hanım Nazım Hikmet’in büyükannesidir. Mehmet Ali Paşa, rakipleri tarafından Rumeli’ye isyan bastırmaya gönderilmiş, Berlin Anlaşması’nda Hıristiyan cemaatına hak tanımak zorunda kaldığında, “Sizi gâvura bu sattı’” diye, Müslüman halk el altından kışkırtılmış ve Mehmet Ali Paşa kırk dört yaşındayken Arnavut’lar tarafından linç edilmiştir.

Nazım Hikmet’in anne soyundan bir büyükbabası da Mısır ordusunun isyanına karşı kumandanlık eden Dağıstanlı Hafız Paşa’dır. Ali Fuat Cebesoy, annesinin teyzesinin oğludur. Mehmet Ali Aybar, annesinin teyzesinin torunudur. Oktay Rifat, teyzesinin oğludur. Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa, Nazım Hikmet’teki şairlik yeteneğini keşfeden ilk insandır.

Nâzım ile kardeşi SamiyeNâzım Hikmet Bahriye Mektebi öğrencisi

Nazım Hikmet, ilköğrenimini İstanbul Göztepe Taşmektep’te tamamladıktan sonra, Galatasaray Lisesi ilk bölümü ve Nişantaşı Numune Mektebi’nde okumuştur. 1919 yılında bitirdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nden sonra Hamidiye kruvazörüne güverte subayı olarak atanmış, geçirdiği zatülcenp hastalığından sonra 1920 yılında askerlikten çürüğe çıkarılmıştır.

Nazım Hikmet, çok küçük yaşta şiir yazmaya başlamış ve “Mehmet Nazım” imzasıyla yayınlanan ilk şiiri “Servilikler” hececiler çevresinde büyük bir ilgiyle karşılanmıştır. Nazım Hikmet bu şiiri on dört yaşındayken yazıp bir kenara atmış, daha sonra annesi Celile Hanım tarafından bulunan şiir, Yahya Kemal’e gösterilmiş ve Yahya Kemal de bu şiiri, 1918 yılında Yeni Mecmua’da yayınlatmıştır. Aslında Nazım’ın ilk dizesi, Vâlâ Nurettin’e göre “Yanıyor!…. Yanıyor!…. Müthiş Tarrakalar”dır. Hececi şairler içinde gittikçe ün kazanan Nazım Hikmet, 1920 yılında Alemdar gazetesinin açtığı bir şiir yarışmasında birincilik kazanarak bu ününü pekiştirmiştir.

Nâzım Hikmet, annesi Celile Hanım, kız kardeşi Samiye ile

İstanbul’un işgal edildiği yıllarda direniş şiirleri yazan Nazım, arkadaşı Vâlâ Nurettin ile birlikte, 1921 yılında ulusal kurtuluş savaşına katılmak üzere Anadolu’ya geçmiştir. Nazım Hikmet, Anadolu’da özgür olacağına ve şiirlerinin oradan daha iyi duyulacağına inanmıştır. İstanbul’dan İnebolu’ya gidişlerini, kendilerinden daha yaşlı şair arkadaşları tertiplemiş ve İstanbul polis müdüriyetindeki millici polisler, sahte isim ve mesleklerle düzenledikleri geçiş tezkerelerini sağlamışlardır. Yol paralarını ise, Sirkeci’de dişçilik yapan hiç tanıyamadıkları Şevki Bey adında biri vermiştir. Nazım Hikmet Anadolu’ya geçeceğini ailesine açıklamadığı için hazırlıksız olarak buluşma yerleri olan Cenyo adındaki birahaneye gelmiş ve 1920 yılının son gecesini, Sultan Mahmut Türbesi’nin yanındaki Mahmudiye Oteli’nde geçirmiştir. 1921 yılının ilk günü Sirkeci rıhtımından kalkan çok eski ve küçük “Yeni Dünya” vapuruna binerek üç hececi şair arkadaşıyla birlikte İnebolu’ya gelmiştir. Birlikte yola çıktığı şairler, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç ve Vâlâ Nurettin’dir. Ancak Ankara’dan sadece Nazım Hikmet ve Vâlâ Nurettin’e izin çıkmıştır.

Nâzım ile Piraye

Anadolu’ya geçmek için İnebolu’da kaldıkları günlerde yine kendileri gibi Ankara’dan izin çıkmasını bekleyen Almanya’dan gelmiş genç öğrencilerle karşılaşırlar. Alman Spartakist hareketini yakından tanımış olan bu grubun içinde, sonradan CHP milletvekili olan, Mehmet Sadık Eti, Vehbi Sarıdal ve Nafi Atuf Kansu gibi sosyalizmi savunan ve Sovyetler Birliği’nden övgüyle söz edenler vardır. Onların anlatımlarıyla, Nazım Hikmet ve Vâlâ Nurettin Marxist düşünceyle tanışırlar.

Ankara’ya vardıklarında kendilerine verilen ilk görev, İstanbul gençliğini ulusal savaşa çağıran bir şiir yazmalarıdır. Yazdıkları şiir, 1921 yılının Mart ayında basılıp dağıtılır ve yankıları çok büyük olur. İsmail Fazıl Paşa, bu iki şairi Mustafa Kemal Paşa’ya takdim etmek üzere Meclis’e çağırır. Vâlâ Nurettin’e göre Mustafa Kemal, şairlerin elini sıkmış ve onlara hiçbir giriş cümlesine gerek duymaksızın, “Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız.” demiştir.

Ankara Hükümeti’nin isteğiyle Bolu’da öğretmenlik yapmaya başlarlar. Kalpak giyinmeleri, camiye gitmemeleri gibi nedenlerle din adamlarının ve eşrafın tepkisini toplayan şairleri, Ağır Ceza Mahkemesi reis vekili Ziya Hilmi korur. Ziya Hilmi onlara, Fransız Devrimi’ni, Lenin’i, Kautsky’i ve Sovyetler Birliği hakkındaki düşüncelerini anlatır. Nazım Hikmet ile Vâlâ Nurettin, kısa süre sonra öğretmenliği bırakarak yeni tanıştıkları düşüncelerin etkisiyle Ekim Devrimi’ni yerinde yaşamak için 1922 yılında Batum yoluyla Moskova’ya giderler. Bu kararı vermelerinde, tutucu çevrelerin baskısı, gizli polis örgütünün güvensizlik belirten davranışları ve Ziya Hilmi’nin düşüncelerinin de etkisi vardır.

Nazım Hikmet, Moskova’da yeni açılan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV)’nin ilk öğrencilerinden biri olur. Sovyetler Birliği’nde bulunduğu ilk yıllarda şiirinin biçimini ve özünü değiştirir. Serbest ölçüyle yazdığı bu dönem şiirlerinin bazılarını, 1923 yılında Yeni Hayat, Aydınlık gibi dergilere göndererek yayınlatır. KUTV döneminde aynı zamanda Türkiye Komünist Partisi’nin üyesi olur. TKP’nin “Toparlanış Kongresi” için 1924 yazında Türkiye’ye döner. Aydınlık dergisinde çalışmaya başlar. 1 Ocak 1925′te İstanbul’un Akaretler semtinde Şefik Hüsnü’nün evinde toplanan TKP’nin 2. Kongresine KUTV delegesi olarak katılır ve Merkez Komuta üyeliğine seçilir.

Şubat 1925′te Şeyh Sait ayaklanmasının başlaması üzerine, 4 Mart 1925′te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu çerçevesinde yapılan tutuklamalardan kurtulur. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin takibatı üzerine bir süre İzmir’de saklanır ve daha sonra tekrar Sovyetler Birliği’ne gider. Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından gıyabında 15 yıl kürek cezasına mahkûm edilir. 1926 Mayıs’ında Şefik Hüsnü tarafından Viyana’da toplanan Parti konferansına katılır. 1927 Tevkifatı’nda soruşturmaya uğrayarak yapılan yargılama sonunda gıyaben 3 ay hapse mahkûm olur. 1928 yılında partili arkadaşı Laz İsmail (Marat) ile birlikte Sovyetler Birliği’nden Hopa’ya pasaportsuz olarak geldiklerinden ötürü tutuklanır. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı sonunda 3 aya mahkûm edilir. Hopa-Ankara-İstanbul arasında geçen tutukluluk süresinde cezasını tamamlamış olduğundan, 1928 yılının sonlarında tahliye edilir.

Kemal Tahir, Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı Çankırı Cezaevinde

İstanbul’a gelerek Resimli Ay dergisinde gazeteciliğe ve yazarlığa başlayan Nazım Hikmet, yayınlanan şiirleriyle ününü pekiştirir. Yeraltındaki TKP içinde çalışmalarını sürdürürken, Parti üst kadroları ile girdiği tartışmalar sonucunda, Parti’den atılır. Bu arada bazı şiir kitaplarında komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla yargılanır ve duruşma beraatle sonuçlanır. 1932′de İstanbul’da dağıtılan bildiriler yüzünden toplu tutuklamalar olur ve Nazım Hikmet de Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanır. 4 yıl ağır hapse mahkûm edilir. 1933 yılında çıkarılan, Cumhuriyet’in 10. yıl affı ile cezası düşer.

Bursa Cezaevinde

1936′da Endüstri Dokumacılar Cemiyeti kurucusu işçiler ve Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte gizli örgüt yöneticiliği iddiasıyla tutuklanır ve 1937 Nisanına kadar tutuklu kalır. Yargılama sonunda beraat eder. 1937 yılı sonlarında kendisini ziyarete gelen Ankara Kara Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz’i, askeri öğrenci kılığına girmiş polis sanarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü Komünist Masası’na telefonla haber vermesinden sonra Harp Okulu öğrencilerinin tutuklanması üzerine, 1938 yılı Ocak ayında gözaltına alınır ve Ankara’ya götürülür. Mart 1938′de Askeri Mahkeme tarafından “askeri isyana tahrik ve teşvik” suçlamasıyla 15 yıl hapse mahkûm edilir. 15 yıllık cezası Askeri Yagıtayca da onaylanan Nazım Hikmet, aynı yılın yazında İstanbul’a getirilerek Donanma Davası sanıkları arasına katılır. Bu kez, arkadaşı Hamdi Şamilof aracılığıyla, 1934′te tanıdığı Yavuz Zırhlısı başgediklilerinden Hamdi Alevdaş vasıtasıyla donanmada “isyan tahrik ve teşvikçiliğinde” bulunmakla suçlanır. Askeri Mahkeme’nin yargılaması sonucunda bu davadan da 20 yıl hapis cezasına çarptırılır. Birlikte yargılandıkları Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir’le birlikte bir süre Çankırı Cezaevi’nde, sonra on yıla yakın Bursa Cezaevi’nde yatar. 1950 yılı yazında afla tahliye olur.

Grevin altıncı günü gazete haberi

Nazım Hikmet, hapisten çıkmasına rağmen açıkça polis tarafından izlenir ve kitaplarını yayınlatma olanağı bulamaz. Askeri okul geçmişi ve çürüğe çıkarılana kadar yaptığı subaylık görevi olmasına karşın, askerliği için karar alınınca, şubeden hazırlıklarını yapmak için izin alan Nazım, Refik Erduran’ın kullandığı bir sürat motoruyla İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e açılır ve Bulgaristan sahillerine çıkmayı düşünürken, yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya’ya gider. Oradan Moskova’ya geçmesi üzerine, 25 Temmuz 1951′de Bakanlar Kurulu kararıyla, Türk vatandaşlığından çıkarılır.

Cezaevinden çıktığı günlerde Münevver Andaç'la Dr. Galina ile Nazım Hikmet

Nazım Hikmet, TKP’nin Yurt Dışı Bürolarında faaliyet gösterir, uluslararası kongrelere katılır, çeşitli ülkelere yolculuklar yapar, yapıtları birçok dillere çevrilir ve büyük bir ün kazanır. 1963 yılında, kalp krizi sonucu Moskova’da ölen Nazım Hikmet, Novodeviçiy Mezarlığı’na gömülür.

Moskova'da Novodeviçiy Mezarlığı'nda Nâzım Hikmet'in mezarı

…..

Nazım Hikmet, ilk şiirlerini hece ölçüsüyle yazar. Hececilerden içerik açısından farklılıklar gösterir ve onların bireyci şiir anlayışlarını benimsemez, toplumcu bir şiir anlayışını benimser. Şiirlerinin içeriği geliştikçe, hece ölçüsünün dar kalıpları yetersiz kalır ve Nazım Hikmet yeni biçim arayışlarına yönelir. Türkçenin zengin ses özelliklerine uyum sağlayan serbest ölçüyle yazmaya başlar.

Nazım Hikmet, kendi çağının dramını, düşüncelerini, olaylarını, değer yargılarını en iyi anlatan sanatçılar arasındadır. Onu okuyanlar, yaşadığı yılları yapıtlarından, tüm renkleri ve sorunlarıyla izleyebilir ve o dönemin macerasını bu yapıtlarda bulabilirler. Türk Kurtuluş Savaşımızdan, Asya ve Afrika’daki çeşitli kavgalara; İspanya savaşından, Habeşistan dramına; Ekim Devrimi’nden, Hindistan’a, Çin’e, İngiliz adalarına ve Dünya Savaşından, tüm gelişmelere kadar her konuya ilgi göstermiştir. Bundan dolayı uluslararası sanat çevrelerinde, dünya şairi olarak kabul edilir.

Türkçenin şairidir. Türk dilini yalnız Türkiye sınırları içine hapsetmemiş, onu inkâr edenler çıkmasına rağmen, Nazım, Türkçeye sınırlarımızı aşırtmıştır. Vâlâ Nurettin’e göre Nazım Hikmet elbette Pantürkist değildir ama yazı Fransızcası nasıl Fransa’da, Belçika’da, İsviçre’de, Kanada’da ve bazı eski sömürgelerde ortak dil ise, Türkiye içindeki ve Türkiye dışındaki Türkler arasında manevi köprü kuracak olan ortak Türkçeyi, Nazım yazmıştır.

“Dünyanın en iyi insanlarından olan Türk halkını ve dünyanın en güzel dillerinden biri ve belki de en başta gelenlerinden olan Türk dilinin diyarı küfürde tanınmasına vesile olabilmek ömrümün en büyük sevinci ve şerefi olur. Bir köylü, toprağını ve öküzünü; bir marangoz, tahtasını ve rendesini nasıl severse ben de Türk dilini öyle seviyorum.” Nazım Hikmet

Nazım Hikmet’in Yapıtları:

Güneşi İçenlerin Türküsü – 1928
825 Satır – 1929
Jakond ile Sİ-YA-U – 1929
Varan 3 – 1930
1+1=1 – 1930
Benerci Kendini Niçin Öldürdü – 1932
Gece Gelen Telgraf – 1932
Kafatası (oyun) – 1932
Bir Ölü Evi (oyun) – 1932
Taranta Babu’ya Mektuplar – 1935
Unutulan Adam (oyun) – 1935
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı – 1936
Memleketimden İnsan Manzaraları – 1941
Kuvâyi Milliye – 1941
İvan İvanoviç (oyun) – 1956

Ölümünden sonra yayınlananlar:

Saat 21–22 Şiirleri – 1965
Şu 1941 Yılında – 1 965
Sabahat – 1965
İnek – 1965
Ferhat ile Şirin – 1965
Kan Konuşmaz (roman) – 1965
Rubailer – 1966
Yeni Şiirler – 1966
Dört Hapishaneden – 1966
Ocak Başında / Yolcu (oyun) – 1966
Yusuf ile Menofis (oyun) – 1967
Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim (roman) – 1967
Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar (mektup) – 1968
Oğlum, Canım Evladım, Memedim – 1968
Sevdalı Bulut (masal) 1968
Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar 1970
Demokles’in Kılıcı – 1974
Nazım ile Piraye – 1975

……….

Tüm Eserleri 1975-80′de Asım Bezirci tarafından 8 cilt olarak hazırlandı. 1988–92 arasında yayınlanan bütün yapıtları dizisinden şiirleri (8 cilt), çeviri şiirleri (La Fontaine’den Masallar, 1 cilt), mektupları (3 cilt), oyunları (5 cilt), romanları (3 cilt), öyküleri (1 cilt), çeviri öyküleri (1 cilt), masalları (1 cilt), yazıları (5 cilt) ve konuşmaları (1 cilt), toplam 29 cilt olarak yayınlandı.

……….

Yararlandığım kaynaklar: Bu Dünyadan Nazım Geçti (Vâlâ Nurettin), Nazım Hikmet’in Şiirinde Gizli Tarih (Emin Karaca).

Yazan: Ayşegül Engin

« Önceki Sayfa