Arpist Şirin Pancaroğlu’ndan Konser, Süreyya Operası’nda 19 Ekim’de
Ekim 16, 2026 by Editör
ŞİRİN PANCAROĞLU İLE ODA MÜZİĞİ
Şirin Pancaroğlu (arp), Elif Yurdakul (flüt) ve Evrim Baştaş (viyola) aynı sahnede….
Arpist Şirin Pancaroğlu, farklı bir repertuvar ile, 19 Ekim Pazartesi, saat 20:00’de, Süreyya Operası’nda, İstanbullu müzikseverleri buluşturuyor.
Türkiye’nin en tanınmış uluslararası arp sanatçısı olan Şirin Pancaroğlu, arpın alışılageldik romantizminin ötesinde her türlü müzikal düşünceyi ifade edebilecek güçlü bir çalgı olduğunu göstererek, yorum yeteneği ve çok yönlü müzisyen kişiliği ile dünya müzik sahnelerinde kendine has ayrı bir yer edinmiştir.
Pancaroğlu, bugüne kadar konserlerinde günümüz müziğinin yeni açılımlarına ve farklı coğrafyaların geleneksel müziklerine düzenli olarak yer vermektedir. Bu bağlamda, Şirin Pancaroğlu, günümüz bestecilerinin kendisi için yazdığı yapıtları arp repertuvarına kazandırdığı gibi, arpla daha önce denenmemiş değişik buluşmalara da kapı açmıştır. The Washington Post’un 1993’te Fransız arp müziğine yer verdiği bir solo resitalin sonrasında “uluslararası kalibrede büyük bir yetenek” olarak övdüğü Pancaroğlu, seçkin konser mekanlarında dünyaca ünlü birçok değerli müzisyen ile beraber solist olarak çaldı. Yurtiçi ve yurtdışında pek çok festivale katılan sanatçı, kariyerinin yanısıra eğitmenliğe de önem vererek çalgısını ülkemizde yaygınlaştırmak amacıyla 2026 yılında küçük mandallı arpların Türkiye’de ilk kez kullanıldığı bir ilköğretim programını hayata geçirdi. Küçük arpların Türkiye’ye getirilmesinde öncü bir rol oynayan Pancaroğlu, bu çalgıyı çok sayıda evin ve hayatın içine sokarak arpı görünür kıldı. 2026 yılında arp eğitimini daha da genişletmek ve geliştirmek amacıyla Arp Sanatı Derneğini kuran Pancaroğlu’nun “Hasret Bağı”, “Kuyruklu Yıldız Altında” , “Barokarp” ve “Telveten’’ başlıklı dört albümü bulunmaktadır.
Bugünlerde 30. sanat yılını kutlamaya hazırlanan Şirin Pancaroğlu, aralarında A.B.D.’de Kennedy Center ve Wolf Trap, Japonya’da Takemitsu Memorial Hall, İsveç’te Konserthuset, Kore’de Sejong Cultural Arts Center’ın da bulunduğu seçkin salonlarda ve Tokyo Senfoni Orkestrası, Avrupa Birliği Oda Orkestrası, Memphis Senfoni Orkestrası, Washington Chamber Symphony gibi orkestralar eşliğinde konserler verdi. Sanatçı, Fransa’da Berlioz, Trièves ve Chirens Festivalleri ile Villeveyrac Müzik Haftalarında; ABD’de Millenium Stage, Imagine New Music Festival, Ebb and Flow Arts Festivallerinde; Festival del Centro Historico de la Cuidad de Mexico, Uluslararası Belgrad Arp Festivali ve Kuzey Kıbrıs Bellapais Uluslararası Müzik Festivali ve Festival de Printemps des Arts’ta yer aldı.
Konserde Şirin Pancaroğlu ile birlikte yer alacak müzisyenler Elif Yurdakul ve Evrim Baştaş.
Biletler Süreyya Operası gişesinden ve internetten temin edilebilir.
(gişe tel: 0216 346 15 31 / 120-121)
www.sureyyaoperasi.org
PROGRAM
Dört Egzotik Parça Colin Brumby
(d. 1933)Con moto / Yürük
A piacere ma espressivo / Serbest ama duygulu
Cadenza-Alla danza / Kadans-Dans
Giocoso / OyunsuApres un rêve / Düşten sonra Gabriel Fauré
(1845-1924)Arabesque no.1 Claude Debussy
(1862-1918)Sonat Claude Debussy
Pastorale
Tempo di minuetto
Allegro moderato ma risolutoARA
And then I knew ‘twas Wind / ve o anda onun Rüzgar olduğunu anladım Toru Takemitsu
Türkiye’de ilk seslendirilişi (1930-1996)Sicilienne Gabriel Fauré
Tiger chasing the Wind / Rüzgarı kovalayan kaplan Jacqueline Jeeyoung Kim
Isang Yun’un anısına bestelenmiştir (d.1968)Saint-Louis-en-l’île Astor Piazzolla
(1921-1992)
Alfonsina y el Mar Ariel Ramirez
(d.1921)
Dernier Lamento / Son hüzün Astor PiazzollaPsikoz Astor Piazzolla
SanatLog Haber
SanatLog-Pandit Debashish Bhattacharya Röportajı
Ağustos 19, 2026 by Editör
Filed under Büyük Besteciler, Dünya Müziği, Manşet, Müzik, Müzik Albümleri, Pandit Debashish Bhattacharya, Röportajlar, Röportajlarımız, Virtüözler
“Kutsal Gitar Üçlüsü” Yaratıcısı ile Baş Başa Sohbet
Kolkata, Batı Bengal eyaletinin merkezi, Hindistan’ın eski başkenti (1772–1912) ve yaklaşık 4,5 milyon Hintlinin yaşadığı bir kent. Önemli bir eğitim ve kültür merkezi olan Kolkata, birçok edebiyatçı, ihtilalcı ve sanatçının kenti. Bengalce, İngilizce, Hintçe ve Urduca konuşan kozmopolit bir nüfusa öğrenim olanağı sağlayan kent aynı zamanda Hint geleneksel müziğinin çağdaş yorumcusu ve hiç şüphesiz en yetenekli sanatçılarından biri olan Pandit Debashish Bhattacharya’nın yurdu.
Yeni üretimini geçtiğimiz günlerde veren sanatçıyı memleketinde bulup ilk defa Türk okuyucular ve müzikseverler için söyleştik. SanatLog
SanatLog: Başlangıç olarak Türk müzikseverlere müzik ile nasıl haşır neşir olduğunuzu ve bunun sonucu olarak müzisyen olmaya nasıl karar verdiğinizi açıklar mısınız?
Pandit Debashish Bhattacharya: Başlangıçta, zannedersem dört yaşlarında, babamın bana hediye ettiği Hawaii’ye ait kucak gitarı ile oynamaya başladım. İlk dokunduğum an müziksel bir elektroşok yaşadım ve her ne kadar daha çok ufak olsam da o an bir şeylerin olacağına inanmaya başladım. O andan itibaren klasik müzik ile yoğrulmaya başladım, Raga ezgilerini batı enstrümanları üzerinde icra edilebilme azmi çok ilgimi çekti ve o andan itibaren tekrar tekrar rüyalarımı gerçekleştirmekteyim.
SanatLog: Anladığım kadarıyla çok övgü topladığınız bir üçlü gitar serisi ürettiniz. Bu enstrümanları yapmaya sizi ne itti ve Hint müziği içeriğinde bunları nereye yerleştiriyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Yarattığım enstrümanlara “Kutsal Gitar Üçlüsü” adını verdim. Bunlar sırasıyla Chaturangui, Anandi ve Gandharvi. İcatlar her zaman imkânsızlıkları aşmak, ahenkli kişilikleri ayrıştıran bir etki yaratmak için gerçekleştirilir. Gelenekselliği modernlikle, çağdaşlığı klasikle birleştirmeyi bir meydan okuma olarak ele aldım ve bu harmanlamaları daha önce hiç duyulmayan bir melodi olarak yansıtmayı hedefledim. Bu umudu arkama alarak “Kutsal Gitar Üçlüsü”nü ürettim.
Kendi çerçevesinin içinde ve dışında olan herkesle müzik işbirliğine giriyorum ve şu ana kadar Tanrı’nın müsaadesiyle herkes benim müziğimle kendilerini bütünleştirebildi. Bu da müziğimin global spektruma ulaştığının bir göstergesi.
SanatLog: Herhangi başka bir sanatçı bu özel üretilen gitarlarınızdan kendisine de yapmanızı istedi mi?
Pandit Debashish Bhattacharya: Hayır, birebir olmadı; ancak dünya müziğine olan bu naçizane katkımdan dolayı çok övgüye boğuldum.
SanatLog: Müziğinizin yapısı çok ruhani; bunun için bir plan yapıyor veya çaba harcıyor musunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Ruhanilik kişisel bilinçlikten gelir. Bu insanoğlunun tanımından öte, Ruhanilik müziğin bir parçası olur ve ruha dokunur. Bunun için hiç çaba sarf etmedim, genetik olsa gerek.
SanatLog: Başka kültürleri taban alarak ruhani bir çalışma yapmayı hedefliyor musunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Şu an böyle bir şey düşünmemekteyim; ancak neden olmasın, kesinlikle böyle bir etkileşime girebilirim. Bunun için çok fazla araştırma yapmam, kültürü özümsemem ve deneysel açılımlarına bakmam gerek.
SanatLog: Türk Müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Takip ettiğiniz veya beğendiğiniz sanatçılar var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya: Türk müziğine bayılıyorum; modernliği, ifadesi, dışavurumu ve elbette ritmi.
SanatLog: Sınırların birbirine geçmesiyle kanımca tüm kültürler kendi aralarında kaynaşmaya başladı. Sığ görüşlerin tüm utançları, ayrımcılıkları yıkılmaya başladı. Kültürel küreselleşme hakkında ne düşünüyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Kültür kanımca insanoğlunun güzel yönlerini ortaya çıkartıyor; neye inandıklarını ve yaptıklarını. Kültürel küreselleşme çok eskiden başladı; o zaman bunun merkezinde din vardı. Ancak şimdi insanoğlu çevresinde kendilerine göre en iyilerini benimseme yolunu tercih ediyor. Evet, hala boğumlanmalar var; fakat günümüzde bazı şeylere onay almak çok daha kolaylaştı. Bunun en başlıca nedeni teknolojik gelişmeler sayesinde ortaya çıkan uluslararası açılma.
SanatLog: Nasıl ve ne şekilde müziğiniz sınırları aşarak diğer müzikler ile harmanlamaya giriyor?
Pandit Debashish Bhattacharya: Çoğumuz -burada müzisyenleri kastediyorum-, diğer sanatçıların müziksel sınırlarına tecavüz etmeden çalıyor, ben de bunu korumaya çalışıyorum.
SanatLog: Sizin ve müziğiniz hakkında bilmemiz gereken en önemli şey nedir?
Pandit Debashish Bhattacharya: Benim hakkımda… Öncelikle insanım ve eksikliklerim mazur görülebilir. Onun haricinde küresel bir Hintliyim ve elbette dinsel ve profesyonel bakımdan bir müzisyenim. Amacım dinleyenlerime mutluluk ve haz vermek.
SanatLog: “Dünya Müziği” terminolojisi son dönemlerde çok revaçta, bazı sanatçılar bunu kucaklarken bazıları varlığını bile kabul etmiyor. Yerel müziğin “Dünya Müziği” olarak adlandırılması/sınıflandırılması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Dünyanın herhangi bir köşesindeki müzisyen bestesini yarattığında onu her zaman birebir etkileyen o an bulunduğu ortamdır. Yani düşünceler ağırlıkta “yerel”dir. Bu düşünceler, klavye, gitar, sarod ve benzeri çağdaş enstrümanlar ile evlendirilince ortaya evrensellik çıkar. O halde günlük konuşma diline ait olan bir beste içine işlenen derinlik ve yaklaşım ile global bir değerliliğe dönüşebilir.
SanatLog: O halde müziğinizi nasıl tanımlarsınız?
Pandit Debashish Bhattacharya: Benim müziğim; değişikliklere açık ve kendini dünyaya adamış herkes için.
SanatLog: Dünya müzik arenasına bakılınca kendi müziğinizi nasıl sınıflandırıyorsunuz ve Hintlilere kıyasla Batılılar müziğinize nasıl tepki gösteriyor?
Pandit Debashish Bhattacharya: Bir batılı için aşina olduğu enstrümanların, Ortodoks Hint Müziği ailesinden gelen bir müzisyen tarafından yeniden şekillendirilmesini algılamak çok daha kolay. Bu belkide coğrafya, politika ve ekonomik nosyonlar üzerine yapılandırılan kavramsal sınırları yıkan bir unsur.
SanatLog: Müziğiniz inanılmaz ritmik, armoniler içerisinde süzülüyor ve melodik. Müziğinizdeki farklılık sizin kültürünüze yabancı olan müzikseverleri ilk dinleyişte yakalayan bir unsur. Aynı zamanda sokulduğunuz klasik Hint edebi kulvarları (özellikle son albümünüzde olduğu gibi) ve derin kültürü bakımından müziğiniz oldukça eğitici. Eğer mümkünse, amacınızı; kültürünüzü olabilecek her yere tanıtmak ve bunu sorumlu ve sürdürülebilir şekilde yapmak kavramı içerisinde tanımlayabilir miyiz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Kesinlikle… İnsanların müziğimi anlaması ve bunu takdir etmesi beni ve kültürümü kabullendikleri anlamına geliyor. Benim kültürümü övüyorlar. Bu kültürü sizlere taşıyabilmemi sağlayan geçmişim ve köklerim için aşırı derecede gururluyum.
SanatLog: Bu yüzyılda kulaklarımız sürekli, insanların pek algılayamadığı ve özünde dinlemediği, ses sentezleri ile bombardıman altında veya bir müzisyenin gerçekten meselesinin ne olduğunu algılamaktan aciz bir dinleyici kitlesi var. Bu konu hakkında görüşleriniz nedir?
Pandit Debashish Bhattacharya: Doğru, müziği tartmamızı sağlayabilecek, algılamalarımızı yönetecek, destek olacak veya yönlendirecek maalesef bir kitap yok. Bu olsa yapar mıyız? Bu kavram aslında kişiden kişiye değişiklik gösteren ve müzisyenin ruhunu ortaya çıkartan bir oluşum. Bir etki yaratabilmesi için çok sesli müziğe ne kadar ihtiyaç varsa yavaş müziklere de o kadar ihtiyaç var. Ancak evet, gürültü ile müzik arasındaki fark küresel etniklikten dolayı her yerde farklılıklar gösterebilir ve bu kabul edilmesi gereken ana gerçek.
Sanatlog: İnsanlar arasında sınırları ve engelleri yıkan müzikler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Müziğin bir genel dili var. Kelimeler ise süslenmiş olmasa bile dinleyene ne demek istediğini ifade edebilecek bir kuvvete haiz. Bu bir bağlantı ve alfabetik seslerden çok daha bilimsel bir yapıya sahip.
SanatLog: Kendi müziğinizin haricinde, dönem dönem ilham, derinlik veya ruhsal esinlik için dönüp dinlediğiniz bir sanatçı var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya: Evet, elbette var. Miles Davis, BB King, Tina Turner, John McLaughlin, Amerikan Blue Grass tarzı, Hawaii müziği, Üstad Ali Akbar Khan, Üstad Bade Gulam Ali ve Pandit Ravi Shankar; hepsi beni hayatımın farklı evrelerinde etkilemiştir ve hala etkilemektedir.
SanatLog: Kültürel alışverişi algılayıp ileri atılım yapan bir Dünya müzisyeni olarak, seyahatlerinizde diğer sanatçılardan neler duyuyorsunuz? Özellikle son dönemlerde ilginizi çeken bir şey var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya: Amerika ve Avrupa’dan çıkan birçok genç grup ve Ali Fa, Derek Trucks, Jerry Douglas gibi birkaç şarkıcı –hepsi mükemmel!
SanatLog: Batıda sanatçılar ruhani müzik bestelemek konusunda ne kadar sınırlılar?
Pandit Debashish Bhattacharya: Sınırlama yaratıcılığın olduğu bir yerde asla var olan bir terminoloji olmadı. Biz yaşadığımız bu dünyadan emdiklerimizle, başkalarından aldıklarımız ve buna karşılık verdiğimiz ufak şeyler sayesinde gelişip var oluyoruz. Ruhanilik ise bir huy değil, bu benliğin içeriği ve burada sınırlama söz konusu olamaz. Asıl soru bizler ne kadar inandığımız şeyleri yapabiliyoruz?
SanatLog: Yeni albümünüz “O Shakuntala!” sonsuz bir aşk öyküsünün müziksel serüvenini bizlere taşıyan enfes bir eser. Bu proje nasıl gelişti ve ileride buna benzer kavramsal çalışmalar üretmeyi hedefliyor musunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: İnsanlarda gelişen acımasız, sert ve orantısız zalimlik yüreğimde uzun zamandan beri bir sıvıya neden oldu. Bu konuda üstüme düşeni bir şekilde yapmak istedim. Bu probleme bir çözüm bulmak için yetersiz olduğumu bilmeme rağmen müziği bir silah olarak kullandım. Bu süreçte Chitrangana Agle Reshwal ve Charu Hariharan adında iki muhteşem perküsyoncu kadın ile tanıştım. Erkek dominantlığının hâkim olduğu bir toplumda kadın olmalarına rağmen farklılıkları ile var olan bu iki sanatçı bana inanılmaz ilham kaynağı oldu. Onların yaşadıkları zorlulukları dinleyerek hep birlikte stüdyoya girdik.Gelecekte neler yapacağımı şimdiden öngörmek oldukça zor; ancak evet, aşk temasının ölümsüzlüğü ve yaşatılması gerektiği kavramında bir şeyler yapmak isterim veya yapmayı umuyorum.
SanatLog: Albümdeki doruk anlarınız neydi?
Pandit Debashish Bhattacharya: “O Shakuntala”, Sanskrit şairi Kalidasa tarafından kaleme alınan “Abhigyana Shakuntalam” (Shakuntala’nın Tanımı) adlı sonsuz epik aşk hikâyesini müziksel bir serüvenle ele alıyor. Hikâyenin kendisi başlı başına bir doruk zaten. Ama onun haricinde eski zamanki aşk kültü ile günümüz aşk tanımını irdelemesi ayrı bir doruk anı. Bir diğer ve açıkçası albümün en dikkat çeken önemi ise kadın perküsyoncuların çalışmada yer alıyor olması, bu ne yazık ki hala var olan cinsel ayrımcılığı ortadan kaldıran bir öncülük.
SanatLog: Son olarak Türk müzikseverleri için söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya: Türk müzisyenlere, müzik âşıklarına ve tüm insanlara derin dualarımı ve içten sevgilerimi iletiyorum. Müzik her zaman en iyi yoldaşınız, onu asla kaybetmeyin…
Röportajı Gerçekleştiren: Zekeriya S. Şen
Müziklerle Bezenen Epik Hint Aşk Öyküsü
Temmuz 30, 2026 by Editör
Filed under Dünya Müziği, Müzik, Müzik Albümleri, Müzisyen Biyografileri, Sanat, Virtüözler
Cebinde BBC Dünya Müziği Ödülü, Grammy Adaylığı bulunan ve Hindistan’ın yatay gitar üstadı olan Debashish Bhattacharya’nın inanılmaz hünerli oluşu kendisine dünya çapında bir saygınlık kazandırıyor. Sanatçının yeni çalışması “O Shakuntala!” sonsuz Hint aşk kurgusunun yüceltilmiş bir yorumu. Özellikle sanatçı tarafından tasarlanan ilk yatay gitar “chaturangui”nin başrollerde yer alması albümün büyüsünü daha bir arttırıyor. Albüm en önemli iki Hint Müzik damarını bir araya getirmesiyle bir ilke imza atıyor. Güney’den gelen Karnataka ezgileri Kuzey’den gelen Hindustani ritimleri ile işlenebilir bir düzeyde buluşuyor. Albüm tek kelimeyle iki enfes Hint Müzik tarzının ince işlemeli harmanlaması.
Müziğin her zaman gündemde olduğu bir ailede dünyaya gelen Debashish, genç yaşta ebeveynlerine tambura, gitar ve tabla gibi enstrümanlarla eşlik etmeye başladı. Bu kültürel atmosfer her orta direk Bengal ailesinde aşina olunan bir sahne elbette. Gün müzik ile başlar ve müzik ile biter. 1929 yılında efsanevi Havaili sanatçı Tao Moe, Kolkata’yı ziyaret etti ve yanında Havaiye özgü çelik bir gitar getirdi. Hintliler arasında bir kült olan bu gitar, kısa bir süre sonra müzik ile uğraşan her evde kendine bir yer edindi. Bhattacharya ailesinin evine de giren bu enstrüman genç Debashish’in anında ilgi alanına girdi, farklı stiller ve tekniklerde geleneksel müziğini çalmaya başlayan sanatçı belirli bir zaman sonra bu enstrümanın yetersiz kaldığını fark etti. Bunun üzerine almakta olduğu müziksel eğitim ile birlikte raga müziğini çalabilecek şekilde kendi enstrümanını -farklı tel sayısına sahip yatay gitar- tasarlamaya karar verdi. Sonrası ise tarih, zira Debashish çok hızlı bir şekilde kendisini geliştirdi ve daha yirmi yaşında Cumhurbaşkanı nişanı ile onurlandırıldı. Otuzlarında Afrika’dan Asya’ya, Avrupa’dan Amerika’ya çok geniş bir coğrafya üzerinde tanınan önemli bir müzisyen oldu. John McLaughlin, Bob Brozman, Martin Simpson, Liu Fang ve Takashi Hirayasu gibi sanatçılarla çalışarak müziksel perspektifini tüm dünyaya yaydı. 2026 yılında kırk yaşına geldiğinde Hindistan hükümeti tarafından Pandit (müzik üstadı) unvanı ile onurlandırıldı.
1963 yılında Kolkata’da hayata gözlerini açan sanatçı bu yeni çalışmasında ürettiği 22 telli ‘Chaturangi’ adlı gitar viyolin, sitar, sarod ve veena gibi enstrümanların ses skalasına karşılık veren müzik aleti ile sonsuz aşkın öyküsünü işliyor. Sanskrit şairi Kalidasa tarafından kaleme alınan “Abhigyana Shakuntalam” (Shakuntala’nın Tanımı) adlı epik aşk hikâyesini müziksel bir serüvenle ele alan sanatçı, Kral Dushyanta ve güzeller güzeli Shakuntala’nın efsanesini tekrar canlandırıyor. Öyküye göre Kral Dushyanta ve Shakuntala birbirlerine âşık olur ve evlenir; fakat kötülükler abidesi, bilge âşıklara yaptığı büyü sayesinde ayrı kalmalarını sağlar. Nihayet büyü bozulur ve âşıklar sonsuza kadar tekrar birlikte olur.
Pandit Debashish Bhattacharya’yı olağanüstü bir sanatçı olarak tanımlamak çok kuru kaçıyor ancak açıkçası onun engin müzik yeteneğini hakkıyla ifade edecek pek fazla kelime Türkçede yok. Kelimeler ile bu kadar derin bir sanatçıyı vurgulamak abartı sınırlarına sokulan gereksiz tamlamalardan ileri gidemez; bundan dolayı biraz detaylı açıklama yapmakta fayda var. Resmen bir müzik üstadı olan sanatçı öncelikle yaratmış olduğu üçüz gitar üretimleri ile dünya müzik platformunda bir ayrıcalık. Kendine özgü bir gitar üçlemesine sahip olan sanatçının yarattığı 22 telli ‘Chaturangi’ adlı gitar viyolin, sitar, sarod ve veena gibi enstrümanların ses skalasına karşılık veren müzik aleti. ‘Ghandarvi’ ise 14 selli bir gitar olup veena, sarangi, saz hatta Flâmenko gitarın ses düzeyinde buluştuğu nokta. Üçüzün son halkası olan 4 telli ‘Anandi’ ise kaba tanımı ile yatay bir ukulele. Bunun haricinde sanatçının kendine özgü üç parmakla çalma stili kendisini yine diğer emektaşlarına kıyasla hız ve hüner bakımından ayrı bir konuma yerleştiriyor. Bu da yetmiyormuş gibi Pandit Debashish Bhattacharya, Kolkata’da 2026 yılında bir de müzik okulu açtı. Tek kelime ile müziğini ve sanatını tüm varlığı ile kucaklayan bir üstat.
“O Shakuntala!” âşıkların izini ilk parça ‘Megha Re’ (Bulutlar) ile sürmeye başlıyor. Derin yatay ve melodik ritimlerin yer aldığı, geleneksel “raag megh”in farklı yorumu olan parça, Kral Dushyanta’nın Shakuntala ile bir av sırasında ilk tanışmasını bizlere aktarıyor. Bu aşk öyküsü ‘Shringar’ (‘Kur Yapma’) parçası ile iki aşığın birbirine kur yapması ile birlikte ‘Samarpan’ (‘Teslimiyet’) parçasında evliliğe ulaşıyor. Dinleyenlere parçada Debashish aşka teslim olduğunuzda yaşadıklarınızı müziksel olarak yaşatıyor, aynen öykümüzdeki Shankuntala’nın Dushyanta ile evlenmesi gibi. Pakhawaj (aynı zamanda Mardal, Pakhawaj, Pakuaj, Pakhvaj, Pakavaj veya Mardala olarak da bilinir) davulu, tabla ve yerel mridangam perküsyonu ile bütünleşen ‘Milaap’ (‘Hadi Buluşalım’) adlı parça Dushyanta ve Shakuntala’nın buluşmalarını dile getirmesinin yanı sıra albümün merkezi eksenini belirliyor. ‘Chahat’ ise Shakuntala’nın büyü yüzünden Kralından ayrı kalmasını geleneksel ritimler ile hüzünlü bir formatta ele alıyor. İşler tekrar güzelliklere Debashish’in enfes ragalarını içeren ‘Sparsh’ (‘Dokunuş’) parçası ile sokuluyor. Yeni bir umuda ve aydınlığa sokulan aşkın ilerlediği bu kusursuz patika on iki dakikanın üzerinde olan ‘Amantran’ (‘Davetiye’) parçası ile dinleyenlere eşlik ediyor. Debashish burada Kuzey ve Güney Hint Raga müziklerini klasik Hindustani ritimleri ile işleyerek mutlu sona ulaşıyor.
Albüm dinlemesi oldukça keyifli, zengin müziksel harmanlamaların yer aldığı kavramsal bir ekip çalışması. “O Shakuntala!” sanatçının “3: Calcutta Slide-Guitar” ve “Calcutta Chronicles” çalışmalarından sonra Riverboat Records şirketinden çıkan 3. albümü.
“O Shakuntala!” Efsanesi
Beşinci yüzyılda hala Hint Edebi kültüründe çok önemli bir yere sahip olan şair Kalidasa, “Abhigyana Shakuntalam” (Shakuntala’nın Tanımı) adlı epik şiirini yazdı. Söz konusu şiir Batı Dillerine çevrilen ilk Sanskrit şiiri olmasıyla da tanınıyor. Bir av sırasında Kral Dushyanta’nın güzeller güzeli Shakuntala ile tanışıp ona âşık olmasını konu eden şiir bu ikilinin aşklarını, evliliklerini, ayrılıklarını ve sonra mutlu sonlarını sırasıyla işliyor. Ülke meselelerinden dolayı Kral saraya çağrılınca aşkını geride bırakıp görevine koşuyor. Ancak Shankuntala’ya yüzüğünü bırakıyor ve kendisi için en kısa zamanda bir asil refakatçi yollayacağı sözünü veriyor. Uzun bekleyiş sırasında Shakuntala yanlışlıkla onu ziyaret etmekte olan bir bilgini rencide ediyor. Bunun sonucu olarak bilgin, Kralın Shakuntala’yı asla bir daha hatırlamaması için bir büyü yapıp ortalıktan kayboluyor. Bu korkunç durum karşısında Shakuntala’nın hizmetkârları Anushuya ve Priyamvada bir şekilde bilgini bulup büyüyü kaldırması için ona yalvarıyor. Israrlar üzerine bilgin büyüsünün ancak ve ancak Shakuntala’nın krala aşklarının görsel bir kanıtını göstermesi ile kalkacağını söylüyor. Elinde Kralın yüzüğü ile saray yollarına düşen hamile Shakuntala ne yazık ki yolda yüzüğü bir nehre düşürüyor. Kralın karşısına yüzüksüz çıkan aşığı maalesef hüsrana uğruyor zira Kral Shakuntala’yı tanımıyor. Üzüntüsüne boğularak Shakuntala evine geri dönüyor ve doğum için bekliyor. Bu arada nehirde balık tutmakta olan bir balıkçı oltasına takılan yüzüğü buluyor. Yüzüğün üzerindeki kraliyet amblemini hemen fark eden balıkçı bunu Kral’a ulaştırıyor. Yüzüğü eline alan Kral bir anda her şeyi hatırlıyor, zira büyü bilginin söz verdiği üzere hemen kalkıyor ve hiç vakit kaybetmeden sevgilisi, biricik eşi Shakuntala’ya gidiyor. Hayatlarının sonuna kadar mutlu olan ikilinin Bharat adında bir bebekleri oluyor…
Yazan: Zekeriya S. Şen
Parça Listesi:
01 Megha Re (Bulutlar)
02 Shringar (Kur Yapma)
03 Samarpan (Teslimiyet)
04 Baarish! (Sağanak!)
05 Milaap (Hadi Buluşalım)
06 Chahat (Özlem)
07 Priyatameshu (Sana Sevdiğim)
08 Sparsh (Dokunuş)
09 Amantran (Davetiye)
10 O Shakuntala! (Aşkı Aramak!)Müzisyenler:
Debashish Bhattacharya
Subhasis Bhattacharjee
Chitrangana Agle Reshwal
Charu Hariharan
SanatLog-Toumani Diabaté Röportajı
Temmuz 28, 2026 by Editör
Filed under Dünya Müziği, Manşet, Müzik, Müzik Albümleri, Müzisyen Biyografileri, Röportajlar, Röportajlarımız, Sanat, Toumani Diabaté, Virtüözler
Yoğun dünya turnesi arasında kendisini İstanbul’da yakaladık ve siz Dünya Müziği severler için Toumani Diabaté ile söyleştik. SanatLog
SanatLog: Kora Enstrümanı eskiden beridir bazı ülkelerde hala pek bilinmiyor. Röportajımızın başında biraz koranın geçmişi hakkında bilgi verebilir misiniz?
Toumani Diabaté: Kora ile sunduğumuz geleneksel şarkılar o kadar eski şarkılar ki, birçok dinleyicinin iyi bildiği batı klasik müziği eserlerinden bile eski bir geçmişi var… Aslında diğer enstrümanlara rağmen daha çok kişiye ulaştığında herkes birçok batı enstrümanından daha geleneksel ve hiç yabancı olmadığını fark edecek… İyi müzik dinleyicileri bunu fark etmeye başladı bile…
SanatLog: Ebeveynleriniz Ulusal Enstrüman Topluluğunda yer alan müzisyenlerdi ve müzik gelişiminizde mutlaka doğrudan etkileşimleri olmuştur. Anne ve babanız müzik kariyerinizde size bir yol çizdi mi yoksa sizi kendinizle baş başa özgür mü bıraktılar?
Toumani Diabaté: Babamın müzik doğasında vardı ama ben babamı o kadar az görebiliyordum ki…Belki genlerimde taşıyordum diyebilirim ama daha doğrusu yetiştiğim çevrenin bu büyüleyici kora müzikleriyle çevrelenmesi benim gerçek motivasyonumdu, babamdan uzak olduğumu saklamıyorum çünkü hep seyahat etmek zorundaydı… Hem annem hem babam zaten müzikle meşgullerdi ve ben müziği kendimde buldum…
SanatLog: Hiç şüphesiz böyle bir ebeveyn sayesinde birçok farklı müzik dinlediniz. Böyle bir müzik zenginliği içerisinde olmanız korayı kendi kendinize öğrenmenizde size ne kadar katkısı oldu?
Toumani Diabaté: Aslında bu konuda mütevazı değilim çünkü bunun bana Tanrı’dan bir hediye olduğunu düşünüyorum. Bulunduğum çevrenin bu müzikle dolup taşması elbette beni etkilemiştir ama ben bu müziği keşfetmekten çok bu müziğe doğduğumu düşünüyorum; bana bu müziklerle kendimi ifade etmek çok doğal geliyor…
SanatLog: Çok genç yaşta hâlihazırda dönemin ünlü isimleriyle müziksel işbirliğine girmiştiniz; müzik yapmaya başladığınızda uluslararası bir tanınmışlığa ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Toumani Diabaté: Benim bütün istediğim kora müzikleriyle, kendi gelenekselliğimi temsil ederek dünyayı dolaşabilmekti… Profesyonel olarak sahnede olmak bana çok heyecan veriyordu; açıkçası büyük isimlerle ilk tecrübelerimi kazanmak büyük bir şans ama benim odaklandığım sadece sahnede olmaktı…
SanatLog: Müzik kariyeriniz boyunca hep diğer sanatçılarla müzik alışverişi ve etkileşimi içerisinde oldunuz; farklı coğrafyadan gelen bu kadar müzisyen ile birebir çalıştıktan sonra yeni potansiyel işbirlikçinizde özel bir şey arıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Bana pop yıldızları da kimi zaman heyecan verebiliyor… Tıpkı Björk’le çıkardığımız işler gibi alternatif müzikler yapan ve popüler olmuş o kadar başarılı isimler var ki… Madonna ile bir çalışma yapmak çok enteresan olabilirdi… Blur’den bildiğimiz Damon Albarn bana göre çok yetenekli ve kendine özgü işler çıkarıyor… Damon Albarn’la çalışmayı isterdim…
SanatLog: Kişisel olarak Roswell Rudd ile birlikte Caz müziğini Kora ile evlendirdiğiniz “Malicool” çalışmasını çok beğeniyorum, bu çalışma hakkında bizlerle ne paylaşabilirsiniz?
Toumani Diabaté: Kora ile doğaçlama yaptığımda caz duygusu o kadar yakınlaşıyor ki, geleneksel müziklerin cazla uyumu her zaman zengin kökleriyle ilgili… Hem cazın insan dramlarından çıkan ve müzikal olarak da zengin bir geçmişi var hem de kora çalgısı ve gelenekselliği tartışılmaz, bu yüzden uyumlarının iyi olduğuna ben de inanıyorum ve dinleyici özellikle caz dinleyicisi büyük keyif alıyor… 22 Mayıs’ta İstanbul’da aynı keyfi yaşıyor olacaksınız…
SanatLog: Tüm müzik iş birlikteliklerinizin arasında en çok beğendiğiniz ve diğerlerine nazaran ön planda olan hangisi?
Toumani Diabaté: Yaptığım işlerden hiçbirine haksızlık etmek istemiyorum ama kaybettiğimiz bir efsane olarak Ali Farka Touré ile yaptığım çalışma benim kariyerim için çok değerli… Ali Farka’nın müzikleri geleneksel müzikler ve Mali’nin tüm köklerini taşıyor, onun albümünde bir müzisyen olarak yer alabilmek benim için bir ödüldü; üstelik Grammy alan bir albüm oldu…
SanatLog: Yıllardan beri grubunuz Symmetric Orchestra ile çalıyorsunuz ve şu ana kadar birlikte sadece tek bir albüm kaydettiniz, gelecekte onlarla planladığınız yeni çalışmalar dinleyecek miyiz?
Toumani Diabaté: Henüz son albümümü sunuyorum ve The Mande Variations benim için kendimi müzikle ifade etmeye başladığımdan beri alabildiğime inandığım yolu dinleyiciyle paylaşıyor… 20 yıl önce yayınladığımız ilk kora albümünden sonra benim için çok önemli… Bu yüzden yeni bir albüm heyecanı henüz duymuyorum çünkü son albümü daha çok insana ulaştırmak istiyorum… İstanbul’da da bunu yapıyor olacağım…
SanatLog: Kültürel alışverişi algılayıp ileri atılım yapan bir Dünya müzisyeni olarak, seyahatlerinizde diğer sanatçılardan neler duyuyorsunuz? Özellikle ilginizi çeken bir şey var mı?
Toumani Diabaté: Müzisyenler özellikle geleneksel müzikleri daha çok kişiye ulaştırabilmek için deneysel çalışmalar yapmaya devam ediyorlar ve artık ne dinleyici ne de müzisyenler bu konuda katı değiller… Ben yine de gelenekselden çok uzaklaşmamaya çalışıyorum… Eğer kökleri iyi biliyorsanız buna cesaret edebiliyorsunuz… Şimdi tanıştığım birçok müzisyende bu cesaret ve yetenek var.
SanatLog: Ne zaman sınırları aşıp uluslararası bir grup olduğunuzu fark ettiniz?
Toumani Diabaté: Hiçbir zaman buna odaklanmadım ama henüz 19 yaşındayken sahnede Mali’nin en ünlü isimleriyle çalışıyordum ve benim için hayal ettiklerimin uzak olmadığını da biliyordum… Symmetric Orchestra’yla dünyanın en prestijli salonlarında konserler vermeye başlayınca şansımın arttığını tahmin edebildim…
SanatLog: Neredeyse tüm dünyayı turladınız ve Mandinka kültürünü insanlara müziğiniz vasıtasıyla tanıttınız, buna istinaden seyirciden aldığınız tepki nasıl?
Toumani Diabaté: İnsanlar popüler müzikleri seviyorlar ama bir yandan işin içine koskoca bir tarih girince daha çok mutlu oluyorlar… İlk safhada dikkat çekmek için deneysel çalışmalar işe yarıyor ama sonrasında geleneği sunmak hem benim için mutluluk verici hem de insanlar keşfettiklerinde daha çok öğrenmek istiyorlar…
SanatLog: Türk Müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Beğendiğiniz sanatçılar veya yerel enstrümanlar var mı?
Toumani Diabaté: Herhangi bir ülkeye gittiğimde ilk olarak eski geleneksel müziklerini ve folklorunu öğrenmeye çalışıyorum ama özellikle yurtdışındaki festivallerden Aynur’u tanıyorum… Sesi çok güçlü ve çok etkileyici… Ömer Faruk Tekbilek adını yurtdışında en çok duyduğum bir başka müzisyen…
SanatLog: Sınırların birbirine geçmesiyle kanımca tüm kültürler kendi aralarında kaynaşmaya başladı. Sığ görüşlerin tüm utançları, ayrımcılıkları yıkılmaya başladı. Kültürel küreselleşme ve müziğin bunun içerisindeki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Toumani Diabaté: Müziklerin birbirine yakınlaşmasıyla beraber çoğu kez tarihçiler hiç bilemeyeceğimiz tarihi yakınlıkları keşfediyorlar ya da hatta herhangi bir enstrümanın birbirinden çok uzak ülkelerde bile ortak bir enstrüman olabildiğini görüyorlar… Bu yakınlıkları ortaya koymak bence çok anlamlı ama diğer taraftan her ne kadar deneysel müziklere açık olsam da mümkün olduğu kadar geldiğim toprakların eski müziklerini tanıtabilmeye özen gösteriyorum…
SanatLog: Dünya Müziği kavramına inanıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Benim ilgilendiğim geleneksel müzik tanımı ve yaptığım çalışmaların yan yana getirildiği tanımlama daha çok geleneksel müzik oluyor…. Ama popüler bir müzikle ya da isimle de geleneksel bir çalışma yapılabilir ve çok alternatif çalışmalar ortaya çıkabilir…
SanatLog: Algı kolaylığı bakımından insanlar tarafından her şeyin etiketlendiği bir dönemde yaşıyoruz, siz müziğinizi herhangi bir stil ve tarz altında sınıflandırıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Benim böyle bir kaygım yok ama açıkça benim yaptığım müzikler kora müzikleri… Belki bu müziklerin cazla buluştuğu deneysel çalışmalar da yapıyor olabilirim ama müziklerim tamamen bizim eski geleneksel müziklerimiz… Ancak kora müziklerinin yapısı deneysel çalışmalara izin veriyor ve özellikle sahnede cazla çok daha fazla yakınlaşıyor…
SanatLog: Zamanınız için teşekkürler…
Toumani Diabaté: Ben teşekkür ederim.
Röportajı Gerçekleştiren: Zekeriya S. Şen
([email protected])
____________________________________________________________
Toumani Diabaté Hakkında
Dünyamızda çaldığı enstrüman ile gerçek anlamda özdeşleşen bir elin parmağı kadar az sanatçı var. Malili Toumani Diabaté bu sanatçılardan biri ve en önemlisi. Batı Afrika’nın 21 telli özgün kora enstrümanı ile özleşen sanatçı, son yirmi yıldan beri Kora’yı dünya müzik platformuna taşımakta. Ravi Shankar için sitar, Djivan Gasparyan için duduk, Jimi Hendrix için gitar ve Arif Sağ için saz neyse, Toumani Diabaté için kora o. Albümlerinin ülkemize sınırlı sayıda gelmesiyle pek fazla bilinmeyen veya belki kulaktan dolma bilgilerle tanıdığımız bu sanatçıyı biraz tanıyalım.
Kendi kulvarındaki en ilerici sanatçı olan, 10 Ağustos 1965 Bamako doğumlu, Toumani Diabaté, griot veya jelis müzisyen soyundan intikal etmekte. Neredeyse 71 kuşaktır müzisyen olan Diabaté sülalesinin kökleri Mandé İmparatorluğuna kadar uzanmakta. Sülale geleneği olarak, zamanın kora kralı olarak bilinen babası Sidiki Diabaté dâhil olmak üzere hiçbir kimseden ders almadan kora çalmasını öğrenen Toumani Diabaté, her Griot gibi enstrümanının sesini kendi kendine buldu.
Zamanla kendi stilini geliştiren yetenekli sanatçı, beş yaşında kora çalmayı çözdü ve ilk grubunu 13 yaşında kurdu. Delikanlı döneminde Mali’nin dünya çapındaki sanatçıları ile uluslararası konserler vermeye başlayan Toumani, yavaş ama sağlam adımlarla gelişti ve Mali müzik platformunda kendine has özel bir yere sahip oldu. Ut ve arp arasında bir enstrüman olarak sınıflandırılan kora, böylece eşsiz ritimleri ve tınıları ile çağdaş müzik akımında alternatif bir ses yarattı. Kendisini çok yönlü bir sanatçı olarak geliştiren Toumani Diabaté, hem geleneksel Mali müziğine sadık kalıp hem de Flâmenko, blues, caz, rock ve diğer müzik stilleri ile çapraz kültürel etkileşim sağlamakta.
Yazılı kayıtlarda kora çalgı aleti ilk defa Mungo Park’ın 1799 tarihli “Travels in Interior Districts of Africa” adlı kitabında karşımıza çıkıyor. Burada Park, enstrümanı 18 telli kocaman bir arp olarak tanımlıyor. Kantar kabağının kurutulmuş bedeninin yarısının ortasından geçirilen, deri halkalarla sıkıştırılmış uzun ahşap bir saptan yapılan kora çalgı aleti, kısmen inek derisi ile kaplanır. 21 tel, ahşap sapın bünyesindeki deri halkaları kantar kabağının bedeni ile demir bir çember sayesinde birleştirir. Çalgının akordu bu deri halkaların aşağı-yukarı simültane hareketiyle sağlanır. Tel olarak çok kolay ulaşılabilecek ve gerilince kusursuz ton veren bildiğimiz balık misinası kullanılır. Arp sesine benzeyen bir ses veren kora enstrümanının karmaşık gibi görünen çalma stili ağırlıkta bir Flâmenko gitarını andırır. Kora enstrümanı çalgıcının kucağına yerleştirilerek çalınır. Her iki elin işaret ve başparmağı telleri hareket ettirirken geri kalan parmaklar enstrümanı kavrar. 21 telin on biri sol işaret ve başparmak ile çalınırken, geri kalan on tel sağ işaret ve başparmak ile çalınır. Kora enstrümanı çalgıcının farklı akort yöntemleri ile çok geniş bir gam skalasına sahiptir.
1987 yılında yirmi bir yaşında ilk albümü “Kaira”yı çıkartan Toumani Diabaté böylece babasının 1970 yılında sadece kora enstrümanı melodileri içeren ve Mali’nin ulusal sembolü kabul edilen “Ancient Strings” albümünün mirasını sürdürdü. Yüksek kalitede kişisel stil ile desteklenen nefes kesen doğaçlama kora melodileri ile dolu olan albüm, bir anda sanatçıyı ülkesinde yıldız yaptı. 1989 yılında sanatçı çapraz kültürel müzik etkileşimine soyundu ve İspanyol yeni akım Flâmenko grubu olarak bilinen Ketama ile “Songhai I” adlı albümü kaydetti. Albüm geleneksel Griot melodilerini yanıp tutuşan Flâmenko ezgileri ile birleştirerek yeni müziksel sınırlara süzüldü. Bu albümün devamı olarak kabul edilen “Songhai II” ise 1992 yılında geldi. Toumani Diabaté böylece namını dünya platformuna taşıdı. Aynı yıl Toumani Diabaté, The Symmetric Orchestra adında bir ekip oluşturarak sadece Japonya ve Mali’de piyasaya sürülen “Shake the Whole World” adlı çalışmasını çıkarttı. Kültürler arası müziksel deney yapmaya devam eden sanatçı kora virtüözlüğünü döktürmeye başladı ve bu enstrümanın ne kadar evrensel olduğunu kanıtladı.
Takip eden üç yıl boyunca dünyanın belli başlı şehirlerinde konserler veren sanatçı sadece Mali müziğini tanıtmakla kalmayıp müzikseverlerin kora enstrümanına olan ilgisini arttırdı. Sanatçı 1995 yılında yine ortak bir çalışma olan, kızının adını verdiği “Djelika” adlı albümü kaydetti. Bu albümde yanına, balafon (ksilofon benzeri bir çalgı cihazı) üstadı Keletigui Diabaté ve ngoni (minyatür gitar benzeri bir enstrüman; daha çok avcının arpı olarak biliniyor) üstadı olan Basekou Kouyate’yi aldı. Bu dönemde Mali’de sintisayzır ve gitar yaygınken Toumani Diabaté albümünde yerel, sakin ve akustik enstrümanları kullanarak daha modern bir müzik üretti. Daha sonra 1998 yılında kuzeni Ballake Sissoko ile birlikte “New Ancient Strings” adlı albüme imza attı. Böylece babasının mirasını bir üst boyuta taşıdı. Bu dönemlerde özellikle çalışmalarında vokal kullanmaması, albümlerinin daha geniş kitlelere ulaşmasına imkan verdi. Takip eden yıl sanatçı Amerikalı blues adamı Taj Mahal ve hepsi Batı Afrikalı sanatçılardan oluşan bir grup ile müzik işbirliğine girerek çok ses getirecek olan “Kulanjan” adlı albümü kaydetti. Bu albüm sayesinde Toumani Diabaté Mali ve Amerika arasında notasal köprü kurdu.
Sanatçı takip eden senelerde sırasıyla, 2026 yılında “Jarabi” adında bir toplama albüm çıkarttı, sonra yine Amerikalı bir sanatçı ile işbirliğine girdi ve caz tromboncusu Roswell Rudd ile belkide kariyerinin en sofistike albümü “Malicool”u çıkarttı. Bu karizmatik çalışmada sanatçı kora enstrümanının klişe sınırlarını zorladı. Uzun bir süre konserler veren sanatçı, tüm dünyayı birkaç defa turladı ve şu ana kadar 2026’in üstünde konser verip yaklaşık 180 tane festivalde yer aldı. Yorucu bir canlı performans zincirlemesinden sonra 2026 yılında, geçen sene kaybettiğimiz Ali Farka Touré ile “In The Heart of the Moon” adlı albümü çıkarttı. Bu albüm ile “En İyi Dünya Geleneksel Albümü” kategorisinde Grammy ödülünü evine götürdü. Sonra 25 Temmuz 2026 tarihinde Symmetric Orchestra ile ikinci çalışması olan en son albümü “Boulevard de L’independance” çıkarttı. Bu albüm sanatçının şu ana kadar çıkan çalışmalarının doruğu oldu. Sanatçının çalıştığı diğer önemli müzisyenler arasında Peter Gabriel, Salif Keita, Kasse Mady Diabate ve Damon Albarn yer aldı.
2008’de gelen “The Mandé Variations” ile sanatçı kora tekniklerini geliştirerek daha derin ezgilere doğru yola çıktı. Albüm, Diabate’nin engin virtüözlüğünün bir yansıması olmasının yanı sıra yenilikçi düzenlemeleri ve çalma tetkikleri ile koranın kalıplaşmış sınırlarından dışarıya taşması ile dikkat çekti. Normalde dört farklı akorda (Tomora ba, hardino, sauta ve Tomora mesengo) sahip olan kora, Toumani sayesinde bu albümde beşinci akordu kulaklarımız ile tanıştırdı. “Egyptian” (Mısırlı) adı verilen bu akort, bas ağırlıklı melankolik bir ritme sahip ve “The Mandé Variations”ın geneline hâkim.
Toumani Diabaté organik müziksel yapılandırmaları ve notasal zekâsıyla Keith Jarett’ın piyanoda yaptığını korada yapıyor. Belki bu bilincin ışığında Batı Afrika kora sanatçıları arasında Toumani Diabaté bir kora öncüsü olarak görülmekte ve buna istinaden de kendisine “kora’nın prensi” lakabı verilmiş durumda. Gelişen, zengin duygusal melodi sentezleriyle dinleyenin kulağına sımsıkı asılan Toumani Diabaté, her zaman akıcı, bütünsel çalışmaları ile kalitesini koruyor. Toumani Diabaté bu, geçmişi ve geleceği mükemmel zamansız müzik ile bir araya getiren bir müzik terzisi…
Yazan: Zekeriya S. Şen
Diabaté Diskografi:
1987 – Kaira
1989 – Songhai I
1992 – Songhai II
1992 – Shake The Whole World (Sadece Japonya ve Mali)
1995 – Dielika
1998 – New Ancient Strings
1999 – Kulanjan
2026 – Jarabi
2026 – In The Heart Of The moon
2026 – Boulevard De L’independance
2026 – The Mandé Variations
SanatLog-Şirin Pancaroğlu Röportajı
Temmuz 21, 2026 by Editör
Filed under Arp Sanatı, Arpistler, Şirin Pancaroğlu, Büyük Besteciler, Gösteriler & Topluluklar, Klasik Müzik, Manşet, Müzik, Müzik Albümleri, Röportajlar, Röportajlarımız, Sanat, Türk Sanatçılar, Virtüözler
Arp sanatının uluslararası simalarından Arpist Şirin Pancaroğlu ile son albümü Telveten ve sanat yaşamının yanı sıra projeleri ile yürüttüğü çalışmalar üzerine söyleştik. Kendisine bir kez daha teşekkür ediyor, 30. sanat yılını saygıyla kutluyoruz.
İyi okumalar.
SanatLog: Efendim, öncelikle yeni albümünüz Telveten için sizi kutlamak istiyoruz. Kendi adımıza albümü defalarca coşkuyla dinledik…
Şirin Pancaroğlu: Çok teşekkür ederim. Ne mutlu bana!
SanatLog: Telveten’de Doğu ve Batı müziğinin bireşimine ulaştığınız söylenebilir; fakat sizce de albümde Batı etkisi daha belirgin değil mi?
Şirin Pancaroğlu: Aslında ben doğu-batı gibi keskin ayrımlardan sakınıyorum, söz konusu kültürler olunca. Neyin doğusu ya da nereye göre batı? diye sormak geliyor içimden. Bu ayrımlar dünyanın bir merkezi olduğunu varsayıyor, oradan hareketle batı veya doğu deniyor, dikkatli olalım derim bu durumda. Bir genelleme olarak müziğin zaten kendi içinde melez olduğunu düşünüyorum. Telveten’de farklı müzik geleneklerinde yoğunlaşmış müzisyenlerin birikimlerini her bir parçaya akıttığını söyleyebiliriz. Melodiyi ben çaldığım için klasik müzik repertuvarını tabii ki kullandım, ama orada da müziklerin geleneksellikle önemli, kopmayacak türden bağları olanlarını seçtim.
SanatLog: Telveten’i öteki albümlerinizden ayıran nüans nedir? Bu albüm Şirin Pancaroğlu sanatında yeni bir basamak, yeni bir aşama sayılabilir mi?
Şirin Pancaroğlu: Telveten benim 4. albümüm. Ne ilginç ki, aslından planlamadan, albümlerim solo-ikili-solo-ikili şeklinde ortaya çıktı. Sadece geleneksel müzikle uğraşan birisi ile ilk defa çaldım, bu anlamda evet yeni bir aşama yakıştırması bana doğru geliyor.
SanatLog: Telveten’de sizin dışınızda İsrailli perküsyoncu ve besteci Yinon Muallem’i ve İran Tebriz’den, Azeri kemançede eşlik eden Arslan Hazreti’yi görüyoruz. Bu üçlü nasıl biraraya geldi?
Şirin Pancaroğlu: Buluşma Yinon’un beni bulması ile start aldı. İstanbul’da. İlk albümüm “Hasret Bağı” (Kalan) nı dinledikten sonra etkilenmiş ve bir öneri ile kapımı çaldı, albüm için değil tabii. Sadece birşeyler yapabilir miyiz birlikte acaba diye sordu. Ben de her zaman perküsyon ile çalmak istemiştim ama nasıl bir perküsyon olacağını kestiremiyordum. Yinon’un elindeki alet çeşitliliği beni cezbetti, hemen birkaç parça denedik ve çıkan sonuçları ilginç bulduk. Sonra birkaç konserimiz oldu, en sonunda Mayıs 2026’de albümü kaydettik. Arslan da İstanbul’da yolumun kesiştiği bir müzisyen oldu. Yinon ile farklı projelerde birlikte çalmışlardı. İstanbul, önemli bir buluşma noktası, buna artık herkesin ikna olması gerekiyor. Verimli bir coğrafya özellikle sanatçılar için.
SanatLog: Evet, çok sesli, uluslararası bir çalışma gerçekten de. Kimi kez kompleks ama daha çok ritimleri kolay ayırt edilebilen çalışmaları yorumlamışsınız. Fakat Albeniz’in lakonik bir üsluba dayalı Asturias’ını da kusursuz bir biçimde yorumlamışsınız…
Şirin Pancaroğlu: Öyle avantgarde bir şey yapmaya çalışmadık, müziğin içinde olanla oynadık sadece. Asturias’ı beğendiğinize sevindim. Ben özellikle çalmak istedim onu, hep gitardan bilinir, oysa arp ile de muhteşem sonuçlar alınabilen bir parça, bunu göstermek istedim, çok ihtişamlı bir parça…
SanatLog: Söyleşinin rotasını değiştirerek sormak istiyoruz: Kurucusu olduğunuz ve başkanlığını yürüttüğünüz Arp Sanatı Derneği’nin faaliyetleri hakkında bilgi verir misiniz?
Şirin Pancaroğlu: Derneğimizin amacı ülkemizde arp sanatına katkıda bulunmak. Hali hazırdaki düzeyi geliştirmek ve arpı yaygınlaştırmak. Şu an öncelikli olarak geçtiğimiz ay Rio/Air France uçak kazasında kaybettiğimiz sevgili arkadaşım ve meslektaşım arpist ve eğitmen Ceren Necipoğlu anısına yapacaklarımızla ilgileniyoruz. Zaten derneğimizin amacıyla onun amaçları çok benzeşmekte. Öncelikle imkanı yetersiz çocuklara gönüllü arpistler tarafından verilecek bir “Ceren Necipoğlu Arp Eğitimi Projesi”sini hayata geçirmeye çalışıyoruz. Ceren’in son mesleki arzusu 4. Uluslararası Rio de Janeiro Arp Festivali kapsamında seslendirdiği yapıtlarından bir albüm yapmaktı. Bunu, onun adına bizler gerçekleştireceğiz ve Ekim ayında İstanbul’da Ceren Necipoğlu’nu anma gecesini düzenleyeceğiz. Bu yılki Uluslararası Bodrum Gümüşlük Klasik Müzik Festivali Ceren’e adandı. Burada benim 9 Ağustos’ta bir konserim, Ceren’in öğrencilerinin ve benim öğrencilerimin ve diğer kursiyelerin katılımıyla, 7 Ağustos’ta Gümüşlük’te konserlerimiz olacak ve bu konserlerde Ceren’i anacağız. 2026 Dünya Arp Kongresi de (Vancouver) dernek tarafından anısına düzenlenecek, konserde Ceren’in öğrencileri, ben ve benim öğrencilerim çalacağız. 19 Temmuz’da “Harpists for Peace” oluşumu altında tüm Dünya’da farklı ülke ve şehirlerde aynı anda barış onuruna arp çalınacak. Derneğimizin bünyesindeki arpistler bu oluşumu Türkiye’de gerçekleştirecek.
SanatLog: Bu dernek, Türkiye’de arp sanatının tanıtılmasına ne gibi katkılarda bulundu ve aynı konsept dahilindeki uluslararası derneklerle ne gibi bağlantıları var?
Şirin Pancaroğlu: Şimdiye kadar gerçekleştirdiğimiz etkinlikler arasında farklı mekanlarda konserler var, bu sayede birçok insanı arpın sesiyle tanıştırdık. Bu yıl ağırlıklı olarak AB fonlarını araştırdık, derneğimize bir mekan kazandırmak için çalışıyoruz. Mart ayında yurt dışından bir arp teknisyenini Türkiye’ye davet ettik, Ankara-Eskişehir ve İstanbul’daki arpların bakımı yapıldı. Arp öğrenmeye başlamak isteyenleri henüz bünyemizde ders veremediğimizden arp dersi veren eğitmenlere yönlendiriyoruz. Şu an Avrupa Birliği programlarına başvuru için hazırlanıyoruz, bu süreçte Avrupa’dan birçok dernek, üniversite ve arpistlerle iletişim halindeyiz. Müzisyen üyelerimizin tamamına yakını Dünya Arp Kongresi üyesidir. Ayrıca Avrupa Arp Festivali’ni gerçekleştirmemiz için bizimle irtibata geçildi ve 2026 Avrupa Arp Festivali’ni Türkiye’de gerçekleştirmeyi planlıyoruz.
www.myspace.com/arpsanatidernegi
www.arpsanatidernegi.com
SanatLog: Uluslararası bir sanatçı olarak geniş bir vizyonunuz var. Uluslararası medyada sizin hakkınızda çıkmış yazılar, övgü dolu sözler var. Sanatınızın ve çalışmalarınızın Türkiye’de yeterince ilgi gördüğünü düşünüyor musunuz? Gerçi her türün meraklısı arzu ettiği müzik dalına ulaşıyor ama…
Şirin Pancaroğlu: Ben ilgiden memnunum ama tabii daha iyi olmalı diye düşünüyorum. Büyük bir nüfus var, yaptıklarımız ne kadarına ulaşabiliyor? Ülkenin genel durumundan tabii ki biraz nasibini alıyor, ama kesinlikle tatminsiz bir ortamdan söz edemem. Konserler bunun en önemli göstergesi, genelde salonlar hep dolu. Bu çok güzel bir his tabii.
SanatLog: Sanata ve sanatçıya değer verilmediği, yozlaşmış bir ülkede yaşadığımız düşüncesine katılır mısınız? Tabirimizi mazur görünüz lütfen ama mesela biz sizi yazılı ve elektronik medyada Demet Akalın’dan daha fazla görmek isterdik…
Şirin Pancaroğlu: Demet Akalın kim, tanımıyorum? Sanatçılara değer verilmediğini söyleyemem ama değerlendirme sistemimizde bir sorun var. Kaliteyi anlayamıyoruz. Burada basına önemli bir görev düşüyor ama orada da herkes çok tembel ve çoğu yetersiz…daha çok eleştiri yayınlanmalı, kütür sanat sayfaları daha dolu dolu olmalı, pek çok gazetenin böyle bir sayfası bile yok!! Basın insanların nabzına göre şerbet verdiğini söylüyor, ben bu ülkenin insanlarına basının da verebileceği çok daha iyi şeyler olduğunu düşündüğüm için TV ve gazete ile ilişkimi internet üzerinden bir-iki kültür sayfasıyla sınırlı tutuyorum. Mümkünse, herkese de öyle tavsiye ederim.
Sanatlog: Eğitimci kimliğiniz hakkında SanatLog okuyucularını bilgilendirir misiniz?
Şirin Pancaroğlu: İlk arp dersimi 15 yaşlarımdayken vermiştim. Cenevre’deyken hocam bana yirmi yaşlarında yeni başlayan yetişkin bir öğrenci göndermişti. Öğrenci ilk derse mandallı arpı ve bir de sarı metot ile çıkagelmişti. Kelt arbı geleneğini öğrenmek istiyordu. İlk o zaman farketmiştim, tipik enstrüman dersi formatının öğrenci ile öğretmeni ne denli yakın konumladığını. Yıllar sonra bu “yakınlığın” öğrencinin psikolojisi üzerinde büyük bir rol oynadığını, dışa tamamen kapalı bu eğitim biçiminin olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurabileceğini de öğrendim tabii ki. Pedagoji, öğrencilik yıllarımda bir aşamadan sonra ilgimi çekmeye başladı. Eğitim şimdi kariyerimin konserler kadar önemli bir parçası. Çalmadan öğretemeyeceğimi biliyorum. Öğrencime söylediklerimi kendi üzerimde ve sahnede test etmiş olmalıyım. Öte yandan öğretmeden de çalabilirim ancak konser vermek özünde sosyal bir etkinlik değil. Konserler, yekpare bir kitleyle önemli bir paylaşım alanı. Ben ise daha elle tutulur, bireyler arası bir sosyalliğe de gereksinim duyuyorum. Eğitimci faaliyetlerim, bildiklerime yenisini eklerken, mevcut bilgimi de sürekli olarak gözden geçirme olanağını tanıyor bana. Her düzeyde öğrenciden mutlaka birşeyler öğreniyorum. Bu da tabii ki kendi performansıma olumlu yansıyor. Eğitim ve konserlerim arasında böyle bir içiçelik söz konusu. Birini diğeri olmadan düşünemiyorum. Bu faaliyetlerimi şimdilik özel atölyemde sınırlı sayıda öğrenci ile yürütüyorum. Bugüne kadar eğitim üzerine uluslararası bazı yayınlarda makalelerim yayınlandı, konferanslarda sunumlarım oldu, Japonya, Sırbistan ve Slovenya’da masterclass’lar verdim.
SanatLog: Son olarak yeni projelerinizden de bahsedelim isterseniz…
Şirin Pancaroğlu: En yakın planlanan Ceren Necipoğlu anısına yapacağımız anma etkinliği ve albüm projesi, yine bu yıl sanat hayatımın 30. yılı ve bunu güzel bir kutlama konseri ve konsepte uygun yeni albüm ile bir dizi etkinlik yapmayı planladım, birçok yeni ve farklı konser projem var -web sayfamda (sirinpancaroglu.com) duyurulmakta- Ekim’de Fransa’da Türkiye Sezonu kapsamında “Padişahın Arpları” konseri Paris’te tekrarlanacak , -ilk konser 1 Temmuz’da Nantes’de yapıldı-, 2026 İstanbul Avrupa kültür başkenti kapsamında kabul edilen birkaç projem var hayata geçecek olan, arp için bestecilerimize yeni besteler siparişim devam ediyor, Arp Derneği ve etkinlikleri ile ilgili eğitim ve proje çalışmalarımız aktif olarak devam edecek, yeni ve farklı birçok projem var sırasıyla hayata geçecek olan…
SanatLog: Bu keyifli söyleşi için teşekkür ediyoruz efendim.
Şirin Pancaroğlu: Ben teşekkür ederim.
**********
Söyleşi Soruları: Hakan Bilge ve Operadaki Sessizlik
Söyleşiyi Gerçekleştiren: Hakan Bilge
**********
Ek Bilgi ve Notlar:
Şirin Pancaroğlu’nun XIII-21 Baroque Nomade’in müzik yönetmeni Jean-Christophe Frisch ile birlikte geliştirdiği yeni projesi, 1 Temmuz’da Fransa’nın Nantes şehrinde Festival de Printemps des Arts’da büyük bir beğeniyle gerçekleştirildi. Osmanlı Çeng’i ve Avrupa’daki kardeş çalgısı, arpa doppia’nın etrafında kurgulanmış, kültürlerarası bir müzik diyaloğu, yolculuk, hayal…. Proje, Fransa’da 2026 resmi Türk Kültürel Sezonu etkinlikleri kapsamında desteklenmekte.
Konserin tekrarı, 8 Ekim 2026′da Paris’te Petit Palais’te ve 18 Nisan 2026′da İstanbul Cemal Reşit Rey’de müzikseverlerle buluşmaya devam edecek…
1 Temmuz Fransa Nantes Konserinden 6 dakikalık görüntüye bu adresten, fotoğraflara ise şu adresten ulaşılabilir.
**********
Söyleşi için aracı olan ve Telveten’i SanatLog’a ulaştıran Prodüktör Şule Uslutekin Hanımefendi’ye teşekkürü bir borç biliriz.



















